bilim-kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim-kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2014 Salı

Kitap Yorumu: The Scorch Trials - James Dashner


The Scorch Trials, The Maze Runner (Labirent: Ölümcül Kaçış) serisinin ikinci kitabı olup, Labirent: Alev Deneyleri adıyla Pegasus Yayınları’ndan Türkçe olarak yayımlanmıştır. Kitabı İngilizce olarak okuduğum için orijinal adını kullanmayı tercih ettim. Ayrıca seriyi yine orijinal dilinde takip ettiğim için bazı terimlerin Türkçe çevirisindeki karşılıklarını bilmiyor olabilirim. Karışıklık olmaması için başlangıçta böylece belirtme gereği duydum.

The Maze Runner’ı okuyalı bir yıl geçti. Belki de daha fazla. Ancak filmini izleyeli ancak birkaç ay oldu. Aslında unuttuğuma emindim kitapla ilgili birçok şeyi, fakat film imdadıma koşunca ikinci kitabı okumanın zamanın geldiğini anladım.

Büyük bir heyecanla başlamıştım The Scorch Trials’a. Ne olacaktı? WICKED daha neler yapacaktı? Sevdiğim karakterlere bir şey olacak mıydı? Böyle düşüne düşüne kendimi kitabın içinde buldum. Heyecanımı körükleyici bir başlangıç da yaptı. Her şey yine gizemliydi, olaylar yine dur durak bilmiyordu. Ama sonra okul dolayısıyla araya başka ödevler, kitaplar sokmak durumunda kaldım. Otobüste gelip giderken okurum dedim ama hep ayakta tıkış tıkış kaldım. Oturduğumda da gözümü açamayacak durumda oldum. Böyle bir sürü sebepten dolayı kitabı bayağı ertelemek durumunda kaldım. Bu da benim kitaba olan bağlılığımı ve ona duyduğum heyecanı etkiledi dolayısıyla.

Yazının bundan sonrası azıcık ucundan spoiler niteliği taşıyabilir!


9 Mayıs 2014 Cuma

24. ÜKG Blog Turu: Efsane - Marie Lu


Tur Takvimi:

7.05 - Kitap Yorumu (Kitab-ı Sevda)
7.05 - Kitap Yorumu (Yorumbaz)
8.05 - Yazar Hakkında (Zimlicious)
9.05 - Kitap Yorumu (Kitap Hayvanı)
9.05 - Kitap Yorumu (Kitap Esintisi)
10.05 - Kitap Yorumu (Sevgili Kitap)
10.05 - Kitap Yorumu (Romancekolik)



Bir zamanlar Amerika Birleşik Devletleri’nin batı kıyısı olarak bilinen yerde şimdi Cumhuriyet adında, komşularıyla sürekli savaşan bir ülke vardır. Cumhuriyet’in seçkin sınıfından gelen on beş yaşındaki üstün yetenekli June, askerî bir dehaya sahiptir. İtaatkâr, hırslı ve kendini ülkesine adamış bu genç kız onun uğruna her şeyi yapmaya hazırdır. Fakir bir aileden gelen on beş yaşındaki Day ise ülkenin en çok aranan suçlusu ve bir devlet düşmanıdır. Kendisi gibi asker olan ağabeyi Metias öldürülünce June, Day’in peşine düşer. İnandıkları şeyler uğruna savaşan bu iki gencin kesiflen yolları, onları Cumhuriyet’in karanlık sırlarına götürecektir.
“Efsane, söylendiği kadar iyi olmakla kalmıyor, bunu kesinlikle hak ediyor.” -THE NEW YORK TIMES
“Bir ‘efsane’ doğuyor.” -USA Today
“Bilimkurgu ve aksiyonun heyecanlı bir karışımı... Bu kitap Açlık Oyunları hayranlarına okumaya değer bir şey verecek.” -Voya
“Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, kıyamet sonrası dünyada geçen romantik bir gerilim… Efsane’yi elinizden düşüremeyecek ve kesinlikle unutamayacaksınız.” -Kami Garcia
“Farklı karakterleri, yüksek tansiyonu ve siyasi entrikalarla dolu ilgi çekici distopik bir dünya. Eğer Açlık Oyunları’nı beğendiyseniz bu kitaba bayılacaksınız.” -Sarah Rees Brennan


Efsane, uzun zamandır beklediğimiz kitap sonunda elimize ulaştı; biz de tüm ekip olarak bunu kitabı durmaksızın okuyarak kutladık. Ben de elime geçer geçmez başladım ve biraz geç saatlerde de olsa bitirmiş ve yorumu yazmaya hazır hâlde huzurlarınızdayım.

Yıl 2130. Yer eski Amerika Birleşik Devletleri'nin yerine kurulmuş olan Kaliforniya Cumhuriyeti. Cumhuriyet'te ya devletin yanında kalıp hayatınızı sağlıklı ve zengin bir şekilde sürdürürsünüz ya da sürünerek yaşarsınız. Yapmanız gereken tek şey Cumhuriyet'in kurallarını sıkı sıkıya bağlı kalmak. Aksi takdirde çalışma kamplarında sürünebilir, ailenizi bile geçindirmeye yetmeyecek bir ücretle en kötü çalışma koşullarında çalışılmaya gönderilebilir ya da Cumhuriyet tarafından idam edilebilirsiniz.

8 Mayıs 2014 Perşembe

Kitap Yorumu: Ignite Me - Tahereh Mafi


Ignite, my love. Ignite.

Öncelikle çok sevgili Adam taraftarları... Neyse, size laf atmayacağım. Gülmeyeceğim de. Çünkü mutluyum. Çünkü bir seri ancak bu kadar güzel bitirilebilirdi. Çünkü bir yandan da fena hüzünlüyüm. Çünkü gülerken ağlayacak durumdayım.

Ignite Me, Bana Dokunma/Shatter Me serisinin üçüncü ve final kitabı. Juliette'in serüveninin son ayağı. Çok sevdiğimiz karakterlere elveda dediğimiz kitap. Serinin bu son kitabında Yeniden Kuruluş/The Reestablishment'un karşısına çıkmaya ve kaybettiği dostlarının intikamını almaya yemin etmiş bir Juliette karşılıyor bizi. Juliette serinin başından beri kendine özgüveni olmayan, yıllarca dışlanmanın etkisiyle her türlü sosyal olma durumunda donup kalan, gücünden delicesine korkan bir kızdı. Kitaplar ilerledikçe onun gelişimini gördük. Ve Ignite Me Juliette'nin kişiliğinin oturmasının son aşamasıydı. Tahereh'i bu yüzden çok seviyorum; karakterleri her kitapta çok ayrı yerlere oturtmuş. Ne ilk kitaptaki Juliette aynı sondakiyle ne Adam ne de Warner. Zaman geçiyor, olaylar gelişiyor, onlar da bizimle beraber değişiyor ya da farklı özelliklerini gösteriyorlar.

Beni Bırakma/Unravel Me'nin sonunda hatırlarsanız Juliette ölümle burun buruna gelmişti. Değer verdiği herkesten ayrı düşmüş, en büyük düşmanı tarafından ise hezimete uğratılmıştı. Onun bu durumda yanında olan ve kendine gelmesine yardım eden Warner'dan başkası değil. Omega Point'in yerle bir olmasıyla birlikte Juliette'in elinde kalan tek kişi de o zaten. Ancak Warner, ortaya çıktığı andan beri Juliette karşı takındığı farklı tavırlara yenilerini ekleyip duruyor. Warner meselesine gelmek üzereyim, o yüzden fışkıran fangirllük duygularıma karşı şemsiyelerinizi hazırlayın. Sırılsıklam âşığım kendilerine. Bu kitapta daha da âşık oldum. Mümkün değil diyordum ama mümkünmüş.

31 Aralık 2013 Salı

Kitap Yorumu: Fracture Me - Tahereh Mafi


Serinin önceki kitapları:


Fracture Me, serinin Beni Bırakma/Unravel Me'nın son bölümlerinden başlayıp devam eden ve bu kez Adam Kent'in bakış açısıyla anlatılan ikinci novellası.

Adam, Juliette'in ilk aşkı bildiğiniz gibi ancak kendisini ilk kitaptan beri sevemedim. İkinci adam rolündeki (kime göre neye göre?) Warner'ı daha yakından tanıdıkça da açıkçası sevmeye çalışmaya zahmet bile etmedim. 

İkinci kitabı okurken bayağı bir soğumuştum kendisinden; çünkü fazla sönük bir karakter olmaya devam ediyordu. Buhranlı, Juliette'e âşık olduğunu söyleyen ama yeri geldiğinde kızı zerre kadar umursamayan ve aslında onu hiç tanımayan bir tip Adam. Beni Bırakma'nın son bölümlerinde savaş sırasında yaptığı tercihle gözümden bir güzel düşmüştü artık. Ayağa kalkamayacak kadar. Bu novellayı okurken çok daha iyi anladım neden Adam'ı değil de Warner'ı sevdiğimi.

Öncelikle, Tahereh'e bu novellayı yazdığı için teşekkür mü etmeliyim kararsızım. Çünkü Adam'ın yüzünü iyice görmemi sağladı. Hani birazcık seveceğim varsa da artık yok. Kararsız olmamım sebebi de neden bu kadar boş karaktere novella yazma gereği duyduğunu anlayamamam. Okumuşsanız anlayacaksınızdır, Adam'ın iç dünyası ne çok ilgi çekici, ne eğlenceli ne de üzücü. Bence Adam ile ilgili en güzel şey erkek kardeşi James.


3 Ekim 2013 Perşembe

Kitap Yorumu: Nefes - Sarah Crossan


Distopya okumayı ciddi anlamda özlemişim. Sanırım artık vazgeçilmez türüm hâline geldi. Canım sıkıldığı zaman açıp distopya okuyabilirim, o derece seviyorum. Nefes de, tam anlamıyla, ihtiyacım olan kitaptı. Bir sayfasında bile sıkılmadım okurken. Sürükleyici ve şöyle bir düşününce karakterlerin içinde yaşadığı dünya ürkütücüydü.

Nefes’te üç ana karakterimiz var: Alina, Bea ve Quinn. Onların içinde yaşadığı “yeni” dünyada, bitkiler ölmüş ve doğal olarak oksijen miktarı da dibe vurmuş. Dünya nüfusunun pek çoğu oksijenlikten ölürken, geriye kalanlar Nefes adlı şirketin olaya el atmasıyla “Koza” adını verdikleri yeni yaşam alanında hayatlarını sürdürüyorlar. Koza’da ağaçlar var, evet. Ve orada yaşamak için yeterli oksijen var. Ancak ne yazık ki orada da zalim bir eşitsizlik söz konusu. Asıllar, yani toplumun zengin kesimi, oksijeni diledikleri gibi kullanabilirlerken, fazladan oksijen almaya parası yetmeyecek olan daha yoksul kesim, diğer adıyla Yedekler, ise oksijenlerini ellerinden geldiğince tutarlı kullanıp hayata tutunmaya çalşıyorlar.

Hiç oksijensiz bir hayat hayal ettiniz mi bilmiyorum ama daha önce etmediysem bile ben kitabı okurken ettim. Ve inanın bana berbat bir şey. Yedekler, deli gibi çalıştıkları yetmezmiş gibi, sokakta koşamıyor, spor yapamıyor, hattâ öpüşemiyorlar bile. Üstelik üzerlerinde sıkı kurallarla sınırları çizilmiş bir baskıcı güç de var. Tüylerinizi ürpertecek kadar korkunç bir durum ve ben kitabın bu kısmından bir hayli etkilendim.

İşte Quinn, işin kaymağını süren Asıllar’dan biri. Bea ise onun küçüklükten beri tanıdığı en yakın arkadaşı. Quinn, ilk başlarda hiçbir şeyden haberi olmayan ve istediğini almaya alışmış, yüzeysel bir genç adam gibi görünse de özünde oldukça farklı biri. Bir kere Yedekler’i diğer Asıllar gibi ezmiyor ve Bea’yı oldu olası kollamış. Kitabın ilerleyen kısımlarında Quinn’in karakterindeki gelişmeye de tanıklık ediyor ve onu daha bir seviyoruz.

28 Temmuz 2013 Pazar

Kitap Yorumu: Beni Bırakma - Tahereh Mafi


Uyarı: Bu yorumu yaparken çok yoğun duygular yaşıyorum o yüzden yazacaklarımdan, yani zihnimin çöplüğünden mesul değilim.

Beni Bırakma/Unravel Me, Bana Dokunma/Shatter Me'nin ikinci kitabı. İlk kitabı okuyalı bayağı zaman geçmiş olduğu için konunun detaylarını azıcık unutmuşum, bana yaşattırdıklarını ise tamamen unutmuşum. Anlayacağın bu kitaba çok hazırlıksız yakalandım, sevgili okuyucu.

Şu fangirllik duygularımı bir kenara atıp nasıl yorum yazacağım bilmiyorum ama bir yerden başlamak lazım. En iyisi Bana Dokunma'nın sonunu hatırlatayım birazcık. İlk kitabında sonunda Juliette, Adam ve Kenji Omega Noktası'na sonunda ulaşarak kendileri gibi olan insanlara kavuşabilmişti sonunda. Omega'nın bir nevi başkanı olan Castle Juliette'ye yeteneğini kontrol etmede yardımcı olacaklarını söylemiş, hattâ onun için özel bir giysi bile hazırlatmıştı.

Yani her şeyin tıkırında olması gerekiyordu. Juliette ile Adam birlikteydi. En iyi dostları Kenji ve Adam'ın erkek kardeşi James yanlarıydı. Tıpkı onlar gibi yetenekleri olan bir sürü insanla beraberlerdi ve sonunda Juliette yeteneğini dizginlemeyi öğrenebilecekti. Tabii ki öyle olmadı.

Tüm bu pozitif gibi görünen durumlara rağmen Juliette Beni Bırakma'da, Omega'ya geldiği birkaç günden sonra tamamen eski Juliette olmaya devam ediyor. Yine Adam dışında pek kimseyle konuşmuyor, insan içine karışmıyor, yeteneğini kullanması için verecekleri derslere bile katılmıyor. Tek yaptığı bir köşeye çekilip sessizce oturmak oluyor. Elbette haklı nedenleri de var. Omega'daki pek çok kişi ondan dokunuşu ölümcül olduğu için korkuyor. Kimse bir şey söylemese de Juliette onların bakışlarındaki korkuyu, uzak durma arzusunu görebiliyor.

Bir de yaklaşan savaş faktörü var tabii.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Kitap Yorumu: The Maze Runner - James Dashner


The Maze Runner, Maze Runner üçlemesinin ilk kitabı. Kitap genç yetişkin, distopya kategorilerinin öne çıkan bir örneğiydi ve uzun zamandır okumak istiyordum. James Dashner'in çok okunan ve aynı zamanda yakında beyazperdede olacak olan kitabını inceleyeceğim/yorumlayacağım ben de sizin için.

Öncelikle kitabın distopik olması ilgimi en fazla çeken özelliği oldu. Ve sırf bu sebepten tanıtım yazısını bile doğru düzgün okumadan başladım. Eh, uzun zamandır listemdeydi canım. Tereddüt etmeye gerek var mı hiç?

Kitapta hafızası bomboş, nerede olduğundan habersiz, bir kutunun içinde uyanan bir Thomas ile karşılaşıyoruz ilk olarak. Thomas'ın o âna kadarki tüm hafızası silinmiş. Kendisinin kim olduğunu biliyor ancak ailesi ya da daha önce yaşadığı yaşam ile ilgili hiçbir fikri yok. Uyandığında bir grup kendi yaşlarında, ya da daha küçük, genç adam buluyor başında. Buradaki herkes Thomas'ın anlamadığı kelimeler kullanıyor, tuhaf şeylerden söz ediyor. (F'li kelime yerine "shuck" kullanıyorlar mesela. Ki benim dilime dolandı bu bildiğiniz.) Bizim nerede olduğundan habersiz Thomas'ımızın öğrenmesi uzun zaman almıyor tabii.

Thomas, Glade adını verdikleri bir tür kapalı kasabamsı alanda olduklarını öğreniyor. Burada yetişkinler yok. Sadece onlu yaşlarında erkek çocuklar var. Ve hepsinin de ayrı bir görevi. Bir şekilde hayata tutunmaya, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bir de buradan çıkacakları günü sabırsızlıkla bekliyorlar. Tabii çıkabilirlerse.

Gladerların burada sıkışıp kalmış olmasının bir sebebi var. Dışarıda, dev duvarların ötesinde koca bir labirent var ve bundan da kötüsü Griever dedikleri tuhaf yaratıklar labirentin içinde her gece kol geziyor.

22 Nisan 2013 Pazartesi

ÜKG Özel Etkinliği: Oniks - Jennifer L. Armentrout


ÜKG, çok sevdiği öküzlerin en uzaylısı, uzaylıların en yakışıklısı Daemon Black- şey pardon, daha doğrusu Lux serisinin ikinci kitabı Oniks için özel bir tur hazırladı!

Bu turda neler mi var? Öncelikle bendeniz kitabı daha önce okuduğum için sizler için farklı bir şeyler hazırlamaya çalıştım o yüzden "Lux serisi hakkında bilip bilmediğimiz her şey" adlı bir yazı hazırladım. Ayrıca Oniks'ten alıntılar da bulabileceksiniz bu yazı altında. 

Peki, ya diğer ÜKG neferleri?

20 Nisan | Yorumbazz: Konuk Yorum + Selam Dünyalı 
20 Nisan | Kitap Esintisi: Obsidiyen'in Kopardığı Fırtınalar
21 Nisan | Romancekolik: Kitap Yorumu + Oniks'ten Bonus Bölüm
21 Nisan | Kitab-ı Sevda: Kitap Yorumu + Yazarla Söyleşi
22 Nisan | Sevgili Kitap
22 Nisan | Kitap Hayvanı'nın Günlüğü : Lux Serisi Hakkında Bilip Bilmediğimiz Her Şey + Alıntılar


Tanıtım:
Daemon’la aramızda bir uzaylı bağı olmasının muhteşem olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz.
Gerçi bu bağa rağmen ona direnmeye kararlıyım. Ama bunu yapmak hiç de kolay değil çünkü Daemon (kahretsin!) gittikçe gözüme daha da taş gibi görünüyor. Üstelik bu sefer Arumlardan çok daha büyük bir problemimiz var. Savunma Dairesi kasabada.
Eğer Daemon’ın yapabildiklerini keşfeder ve benim de onunla
bağım olduğunu anlarlarsa ikimizi de mahvedecekler. Bu arada okula yeni biri geldi ve herkesten gizlediği bir sırrı var. Bana neler olduğunu biliyor, yardım da edebilir ama bunun için (sanki mümkünmüş gibi) Daemon’a yalan söylemeli ve ondan uzak durmalıyım. Kimi kandırıyorum ben?!
Kimse sonsuza kadar yalan söyleyemez.


Daha önce yazdığım Oniks yorumunu okumak için tık!

27 Şubat 2013 Çarşamba

İstiyorum Onu!: Ender'in Oyunu

Huzurlarınızda yeni bir köşe: İstiyorum onu! Adının ilham kaynağı aşağıda göreceğiniz Aile Şerefi adlı eski Türk filmindeki sahnelerden biridir. Bu sahnenin nedense hiçbir zaman aklımdan çıkmadığını biraz utanarak belirtme gereği duyuyorum. Peki, ne mi yapacağım bu köşede? Devamı gelir mi gelmez mi bilmem ama okumayı çok ama çok istediğim ya da arayıp da bulamadığım kitapları paylaşacağım. 



İlk "istiyorum onu" Orson Scott Card'ın bilim-kurgu serisi Ender'in ilk kitabı Ender'in Oyunu.

Altıkırkbeş bu sefer bilimkurgu dünyasının en önemli iki ödülünü aynı anda alan, bilim kurgu, fantazi ve edebiyatın doruklarına uzanan, oyun ve ölüm arasında örülmüş bir seriyle tanışmanızı öneriyor.
On bir yaşındaki çocuk, "Kimse kendi hayatını kontrol edemez; elinden gelenin en iyisi sana iyi insanlar, sevdiğin insanlar tarafından verilen rolleri yerine getirmeyi seçmek," diyebiliyorsa, onun Dünyayı kurtarması şaşırtıcı olmasa gerek.
Altıkırkbeş Yayın ne olur ne olmaz düşüncesiyle Cüneyt Arkın dışındaki tüm okurlarına sunar;
Hüzün dolu, sürükleyici ve kırılgan bir savaş hikayesi.





15 Şubat 2013 Cuma

Kitap Yorumu: Beni Seç - Kiera Cass


Bu bir prens tavlama sanatı! (mı?)

Günlerden 14 Şubat. Bir Kitap Hayvanı olarak, bugünlük kitap seçimimi günün anlam ve önemine uygun olarak yaptım. Distopyaları ne kadar sevdiğimi artık hepiniz biliyorsunuz. Bunun yanına aşk da eklenince tadından yenmiyor doğrusu. Beni Seç/The Selection ise bu ikisinin harmanlandığı bir kitap.

Bir ülke düşünün. Adı Illéa. Üçüncü Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri'nin yerine kurulmuş. Monarşiyle yönetiliyor ve burada, halk sekiz ayrı sınıfa ayrılmış. Birler kraliyet mensupları, İkiler onlardan bir alt kademedeki zenginler, Üçler de keza onlara yakın, Dörtler öğretmenlik gibi meslek gruplarında çalışanlar, Beşler zanaatkârlar, Altılar hizmetçiler, Yediler onlardan daha beterleri ve Sekizler, yani evsizler. Görüldüğü üzre ölesiye bir adaletsiz kast sistemi var Illéa'da. İlk üç sınıf hayatlarının keyfini sürerken, ortadakiler ancak geçinebiliyorlar. Altıların ve daha altının hâlini siz düşünün artık.

Bu ülkenin içinde bir de kız düşünün. America Singer. O Beşler'den biri. Ailesi ressamlık, müzik gibi işlerle hizmet veriyor. America da güzel sesi ve müzik aletlerine olan üstün kabiliyetiyle daha üst sınıfların partileri gibi yerlerde çıkıp müzik yapıyor, ailesine bu şekilde yardım ediyor.

Illéa'nın şu anki Kral ve Kraliçe'sinin birtanecik oğulları Prens Maxon için Seçim zamanı yaklaşıyor. Seçim, prensin gelecekteki prensesini bulmak amacıyla halk arasından seçilecek 35 kızla düzenleyeceği bir tür yarış. Bu kızlar Prens'in belirleyeceği sürede Saray'da ağırlanacak, en güzel elbiselerini giyip, en alımlı hâlleriyle etrafta salınarak Prens'i etkilemeye çalışacak. Ve bir gün aralarından biri, tamamen Prens'in seçimi doğrultusunda, Illéa'nın yeni prensesi olacak.

29 Ocak 2013 Salı

Kitap Yorumu: Crossed - Ally Condie


Crossed, Matched/Eşleşme üçlemesinin ikinci kitabı. Matched/Eşleşme ile ilgili yorumumu okumak için tık.

Öncelikle söylemeliyim ki, ilk kitabı daha çok sevmiştim. Gerçi her daim ilk kitaplar daha çekici geliyor bana. Yerleri ayrıdır onların. İlk göz ağrısı olduklarından olsa gerek. Ancak Crossed da öyle yabana atılacak bir kitap değildi. Sizi yakaladı mı bırakmayan cinstendi. Yani kitabın henüz yarısını bile geçmemişken, bir oturuşta bitirdim.

Bana göre Crossed'ın en büyük eksiği içinde aksiyonun olmaması. Daha önceki yazılarımda da yeri geldikçe belirtiyorum, aksiyon bağımlısı değilim. Her kitapta aksiyon olmalı diye bir kaide de yok elbette ama bu kitabın hakikaten ihtiyacı varmış gibi geldi. Onun dışında karakterleri çok seviyorum. Cassia her zamanki gibi arayışlar içinde boğulmuş ve Ky ile Xander da zaman zaman sırlarıyla deli etmiş olsa da iyi kurgulandıklarını düşünüyorum hepsinin.

Serinin ilk kitabında Society'nin gerçekleriyle yüzleşip, âşık olan, ancak sevdiği adamı kaybeden Cassia Ky'ı bulmaya kararlı bir halde çıkıyor karşımıza. Crossed'ın başında bu kez başka bir şiire yer vermiş Ally Condie. Tıpkı Matched'daki Do Not Go Gentle gibi Crossed'da da Alfred Lord Tennyson'un Crossing The Bar adlı şiiri üzerinden kurgulanmış kitap. Bu serinin en sevdiğim özelliklerinden biri de bu şiirler zaten. Defalarca okunacak türden ve konuya müthiş uyumlu eserler.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Kitap Yorumu: Gölgeler - Ilsa J. Bick


"Çaresiz kaldığında bir canavardan daha zalim olur muydun?" İşte Küller Üçlemesi'nin ikinci kitabı Gölgeler'de kafanızı kurcalayıp duracak soru tam olarak bu.

Kitap çarpıcı. Küller'i okurken hissettiğim duyguların daha da güçlenmişini hissettim Gölgeler'i okurken. Yazarın yansıttığı vahşeti, en iğrenç kısımları bile çekinmeden yazmış olmasını seviyorum. Post-apokaliptik kitapları, özellikle de zombileri severim zaten. Her nasıl oluyorsa bu tür kitaplarda anlatılan dehşet beni derinden etkiliyor. Gölgeler ise hem kendi içindeki farklılıklarla hem de beklentilerimi karşılayarak tatmin etti beni.

Aslında Küller'i okuyuşumun üzerinden bir seneden fazla zaman geçmişti. Geçen sene TÜYAP'tan almıştım; çok iyi hatırlıyorum. Gölgeler de yine bu yılın aynı döneminde geçti elime. Böyle uzun zaman dilimleri girince araya, insan ister istemez ilk kitabı unutuyor. Gölgeler'in başlarında biraz zorlandım bu yüzden. Sürekli karakterleri ve olayları hatırlamaya çalışıyordum. Yine de kendimi toparlamam uzun sürmedi. Tabii okurken "Aa, şu kimdi ya? Bu ne zaman bu duruma düşmüştü?" şeklinde kendimi soru yağmurlarına tutman beni kendi kendine sinirlenmeye teşvik etmedi değil.

Küller'i okuyanlar kitabın nasıl bittiğini, kahramanımız Alex'i nasıl bir durumda bıraktığımızı çok iyi hatırlayacaklardır. Benim de aklımdan çıkmayan kısımlardan biri buydu. Gölgeler, tahmin edeceğiniz gibi tam tamına Küller'in bıraktığı yerden devam ediyor. Elektromanyetik darbe dalgası yüzünden yıkılmış bir dünyada, değişen soydaşlarının arasında hayatta kalmaya çalışan kahramanlarımızın hikâyelerini okumaya devam ediyoruz. Ancak bu kez işler çok daha karmaşık.

14 Aralık 2012 Cuma

Kitap Yorumu: Opal - Jennifer L. Armentrout


Opal, Obsidiyen/Obsidian'la başlayıp, Onyx'le devam eden Lux serisinin 3. kitabı.

Bu yoruma nasıl başlamalı bilemiyorum. 2 gün boyunca derse gittiğim zamanlar dışında sürekli okudum. Ki bunu genellikle 8'den sonra, 5 saatten biraz fazla uykuyla, gözlerim ağrıya ağrıya yaptım. Peki, değer miydi? Kesinlikle! 

Aslında son birkaç bölüme kadar kitaba 4 puan vermeye kararlıydım. Neden mi? Her şey çok seyrinde ilerliyordu. Şaşırtıcı birkaç olay dışında şaşırtıcı unsur azdı. Ama o son sayfalar... Hele ki son bölüm... Sanırım kitabı kapattığımda ağzım açıktı. Ne yaptın sen Jen, yahu?! 

Belirtme ihtiyacı hissediyorum: Spoiler delisi olmayanlar -yani ilk iki kitap hakkında spoiler almak istemeyenler- yazının devamını okumasa daha iyi olur.

18 Ekim 2012 Perşembe

Kitap Yorumu: Altın Pusula / Kuzey Işıkları - Philip Pullman


Öncelikle söyleyeyim ki; ben de bu serinin adını Altın Pusula diye biliyordum. Pek çok kişinin bildiğini sandığı gibi. Ama neymiş; öyle değilmiş efendim. Serinin adı "Karanlık Cevher Dizisi"ymiş. Ancak ilk kitabın adı Kuzey Işıkları imiş. Yalnızca Kuzey Amerika'da Altın Pusula adıyla basıldı ve filme bu isimle çekildi diye Altın Pusula sanıyoruz seriyi toptan. En azından ben öyle sanıyordum. Sizi töhmet altında bırakmayayım şimdi. Film dedim de; Altın Pusula'nın filmleştirilmiş versiyonunu yıllar önce izlemiştim fakat okurken fark ettim ki, bir gram bile hatırlamıyormuşum. Hatırladıklarım, sarışın küçük bir kız, zırh giymiş bir kutup ayısı ve (elbette) bir altın pusuladan ibaretti. Kitabı okurken bu yüzden hiç bilmediğim bir seriyi okuyormuşum gibi bir his uyandırdı bende, ve bu hoşuma gitti.

Şimdi, yorumda Altın Pusula'yı mı yoksa Kuzey Işıkları'nı mı kullansam karar veremiyorum. Sanırım Kuzey Işıkları'nı kullanacağım; çünkü bu ismi kitaba daha bir uygun buldum. Peki, başlıyorum o zaman: Bir fantastik tutkunu olarak yeni çıkan ve son dönemlerde yazılan bu türdeki kitapların yanında, bilinen ve belli bir prestij kazanmış kitapları da okumaya çalışıyorum. İşe, Hobbit ve Tehlikeli Diyardan Öyküler'le başladım, sonra Neil Gaiman'ı keşfettim. Şimdi ise yoluma Karanlık Cevher Dizisi'yle devam ediyorum. Ve kimilerinin "çocuk kitabı" olarak nitelendirdiği (ki bence bu çok yanlış bir tabir) bu türü ne kadar sevdiğimi okudukça fark etme imkânı buluyorum. Kuzey Işıkları da bu tür kitaplardan biri. Aslında yetişkinleri hedef alarak yazmış Philip Pullman seriyi. Fakat çocuklar tarafından da çokça benimsenmiş. Yine de o hedefin kokusunu alıyorsunuz kitap boyunca. Bence çok küçük çocuklara okutulurken dikkatli seçilmeli bu yüzden.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Kitap Yorumu: Başlayanlar - Lissa Price


Distopyaları seviyorum!

Başlayanlar, iki kitaptan oluşacak bir serinin ilk kitabı. Roman, genç yetişkin, distopya türünde sevdiklerim arasında hemen yerini alıverdi.

Başlayanlar'da Biyolojik Savaş sonrası düzelmeye çalışan, yıkık bir dünya mevcut. Bu savaşın getirdiği bir hastalık yüzünden yeryüzündeki tüm orta yaşlılar hayatlarını kaybetmişler. Geriye sadece gençler, yani Başlayanlar, ve yaşlılar, yani Sonlayanlar, kalmış. Sonlayanlar, gelişen teknoloji sayesinde yüz yaşının üstüne çıkabiliyorlar. Üstelik tüm zenginlik kaynakları onlara hizmet ediyor. Lüks evlerde oturuyor, en yeni model arabalara biniyor, günlerini gün ediyor. Başlayanların tamamına yakını ise onların tam tersi bir hayat sürdürüyor. Zengin büyük anne veya babaları olmayan gençler, kaçak hayatı yaşayıp deyim yerindeyse "sokaklarda sürünüyorlar." Yani durumları içler acısı.

İşte Callie de bu Başlayanlar'dan biri. Yedi yaşındaki erkek kardeşi Tyler ve arkadaşları, Callie'nin yaşındaki Michael ile beraber terk edilmiş binalardan birinde yaşıyor. Çok az yemek yiyorlar, o da artıklardan ne bulurlarsa. Sürekli pislik içindeler. En kötüsü ise her an yetkililerin yaşadıkları yeri basıp onları içeri tıkma tehlikesi var. Ve Tyler hasta, Callie her geçen gün geriye kalan tek yakının çöküşünü izlemek zorunda. Kardeşini iyileştirecek parayı bulmasının tek bir yolu var: Beden bankasına gitmek.

16 Eylül 2012 Pazar

Kitap Yorumu: Cinder - Marissa Meyer


Cinder, bilim kurgu, distopya türünde farklı bir Cindrella uyarlaması.

Yoruma başlamadan önce söylemeliyim ki, kitabı ilk gördüğümde "kesinlikle okumalıyım" demiştim. Bir kere kapak tasarımı bir harika. Masal uyarlamaları ise her daim dikkatimi çekmiştir. Bilim kurguya da ilgisi olan bir insan olarak çok seveceğimi düşünmüştüm. Fakat kitap biraz beklentilerimin altındaydı.

Yazarın kurguladığı dünyayı sevdim. Ama karakterlerde eksiklikler var gibiydi. Cinder'in bir şeyleri anlaması fazla zamanını alıyordu. Ben onun ne olduğunu kitabın başında bilirken, kız kitabın sonunda öğrendi. Roman biraz yavaş ilerliyordu. Okumam beklediğimden çok vaktimi aldı. Bu bende yarattığı eksilerin başında geliyor. Prens Kai, âşık olunacak türde bir erkek karakter değildi. Konumuna göre fazla saftı. Cyborglar her zaman ilgimi çekmiştir fakat keşke yazar onlara biraz daha değinseydi, o zaman kalbimi daha fazla çalabilirdi. Detaylara girmede eksikleri vardı yine.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Kitap Yorumu: Onyx - Jennifer L. Armentrout


Jennifer L. Armentrout Lux serisiyle beni kendine hayran bırakmaya devam ediyor. Serinin ikinci kitabı Onyx, en az ilki kadar, hattâ ondan daha güzeldi. Ben bu seriye iyice bağlandım yahu! Son derece eğlenceli diyalogları barındıran, aksiyonu eksik etmeyen, aynı zamanda yürek parçalayıcı bir aşkı anlatan bir kitap Onyx

Tahmin edersiniz ki yazının bundan sonraki kısmı Obsidian'ı okumayanlar için spoiler niteliği taşıyabilir.

Obsidian'da ölümden dönen ve bu yüzden Daemon'la aralarında bir bağ oluştuğunu fark eden Katy için işler yine karmaşık. İlk olarak uzun zamandır kendisine kötü davranan Daemon, artık Katy'i tıpkı kardeşini koruduğu gibi koruyor. Üstelik bir de ona iyi davranıyor. Daemon Black'ten beklenmeyecek bir tavır değil mi? Katy de öyle düşünüyor. Daemon'un kendisine yakın davranmasının tek nedeninin aralarında oluşan yeni bağ olduğu kararına varıyor. 

Katy bu bağ sayesinde Daemon'u her yerde hissedebiliyor. Yeni yetenekleri bununla sınırlı da değil. Katy, tuhaf uzaylı numaraları yapabildiğini fark ediyor. Örneğin, nesneleri hareket ettirebiliyor. Yapabildiklerinden hayli korkmuş durumda esasen. 

11 Eylül 2012 Salı

Ne Okuyorum: Onyx

Şu sıralar Jennifer L. Armentrout'un geçenlerde ilk kitabını okuduğum Lux serisinin devam kitabı Onyx'i okuyorum. Şu sıralar dediğime bakmayın, aslında bugün başladım. Ama bu serinin kitaplarına öyle bir yumuluyorum ki hemencecik bitiveriyor. Onyx'in de böyle olacağını tahmin ediyorum.

Anlayacağınız, Lux serisini bayılarak okuyorum. Şimdi kitabın yarısından biraz azını geride bıraktım. Daemon Black, her zamanki gibi, dişil içgüdülerimi harekete geçirmeye devam ediyor.

Kitapta şöyle bir sahne vardı, Onyx'in fragmanının ön izlemesi olarak bu sahneyi de çekmişler. Pek de güzel olmuş.




Sahnenin orijinali şu:


"Kurabiye?" diye teklif etti, çikolata parçacıklarıyla dolu bir kurabiye uzatarak.
Sinirli ya da değil, reddetmemin hiç yolu yoktu. "Tabii."
Dudaklarının bir tarafı yukarı doğru kıvrıldı ve üzerime doğru eğildi, ağzı benimkine çok yakındı. "Gel de al o zaman."
Gel de al...? Daemon kurabiyenin yarısını dolgun, bütünüyle öpülesi dudaklarının arasına yerleştirdi.
..."


(Çevirinin tamamı bana aittir.)

Sonra Katy, "Oh, holy alien babies everywhere..." diyerek Lux hayranlarının bol bol alıntıladığı o cümleye imza atıyor.


Bu da video:


Fragmandaki kişi, aynı zamanda kapak görsellerindeki arkadaşın ta kendisi. Merak edenler için adı Pepe Tóth.

Lux serisinin 1. kitabı Obsidian'ın yorumu burada.

Ayrıca Onyx'in yorumu yakında blogda!

4 Eylül 2012 Salı

Kitap Yorumu: Obsidian - Jennifer L. Armentrout


Melez Sözleşmeleri serisinin yazarı Jennifer L. Armentrout yepyeni bir seriyle karşımıza geliyor. Lux serisi, son bilgilere göre 5 kitaptan oluşacak. İlk kitabı Obsidian, tarafımca iki günden daha az bir sürede bitirildi. Hemen söyleyeyim, kendini okutturan bir kitap. Öyle ki tüm gün boyunca okuma isteği içindeydim, dışarı çıkmasaydım büyük ihtimalle bitirene kadar okuyor olacaktım.

Obsidian'da "alien" yani "uzaylı"larla tanışıyoruz. Ama bunlar bizim bildiğimiz yeşil, tuhaf gözlü, bol uzuvlu yaratıklardan değiller.

Kitabın ana karakteri ve anlatıcısı Katy Swartz. Katy bir kitap blogu yazarı. Biraz asosyal ama fedakar bir kız. Örneğin, sırf annesi kanserden ölen babasının hatırasından uzaklaşsın diye yeni bir kasabaya taşınmayı kabul etmiş. Hem de çok sevdiği Florida'dan hiçliğin ortasındaki West Virgina'ya.

Yeni taşındıkları küçük şehirde, Katy, annesinin de tavsiyesiyle, marketin ve çiçek alabileceği bir yerin yol tarifini sormak için kendi yaşlarında bir kız bir de erkek çocukları olan yan komşuya gidiyor. Orada ilk gördüğü kişi kardeşlerden erkek olanı oluyor. Daemon Black. Daemon, Katy'le ilk konuşmasında, onunla bol bol alay ediyor, sinir bozucu tavırlarla kızcağızı çileden çıkarıyor.

Sonraki günlerde Katy, Daemon'un kız kardeşi ve ikizi Dee'yle de tanışıyor. Dee'yle giderek birbirlerine ısınıyorlar. Yalnız hem Dee, hem de Daemon'da tuhaf bir şeyler var. Bu tuhaflıkları fark etmek Katy'nin pek zamanını almıyor.


15 Ağustos 2012 Çarşamba

Kitap Yorumu: Delirium - Lauren Oliver


Bu kitabı sevmeyi çok istedim. Öyle böyle değil yani. Konu güzel, puanlar güzel, yorumlar güzel; ama bir şeyler eksik. Kendini sardıramadı bir türlü. Kurgunun içine giremedim. İlk yarısını okurken zorlandım, öyle ki az kalsın isyan edip bırakacaktım. Çok yavaş ilerliyordu. Neyse ki son birkaç bölüm güzeldi. Özellikle son bölüm bol heyecanlıydı. Ama sadece bir bölümlük heyecan kitabı kurtarmaya yetmedi. Sadece seriye devam etme kararı almamı sağladı. 

Delirium'da aşk tehlikeli bir hastalık. Hattâ adına artık amor deliria nervosa diyorlar. Uygun koşullara ulaşan her kişi bu hastalığın tedavisini almak zorunda. Böylece hayatın geri kalanı boyunca, ölüme bile sürükleyen bu ölümcül hastalıktan uzak durabilecek. Mantık çerçevesinde ailesini kurup, günlük işlerine devam edebilecek.

Lena Haloway, tedaviyi alacağı günü iple çekiyor. Bir an önce deliria olma ihtimalinden kurtulup, sıradan yaşamına başlamak istiyor. Ama tedavisine hâlâ doksan beş gün var. Lena, teyzesi ve teyzesinin ailesi ile beraber yaşıyor. Babası, Lena çok küçükken ölmüş, annesi ise kızın gözlerinin önünde intihar etmiş. Lena'nın tedavi olmayı sabırsızlıkla beklemesinin nedenlerinden biri de bu zaten. 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...