fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2015 Cuma

Kitap Yorumu: A Court of Thorns and Roses - Sarah J. Maas


The Iron Fey serisinden sonra genç yetişkin edebiyatı içinde şöyle güzel bir peri temalı kitap okuma fırsatı hiç bulamadım. Zaten karşıma çıkmadı da. Julie Kagawa'nın Talon'da yarattığı hayal kırıklığından sonra genç yetişkin türü içinde, çok merak ettiğim yeni kitapları okumaya bile korkar olmuştum açıkçası. Zira hâlâ o hayal kırıklığını hatırladıkça içim sızlar. Her neyse, Sarah J. Maas biliyorsunuz ki Türkçeye de çevrilen Cam Şato'nun yazarı. Cam Şato kütüphanemde duruyor uzun zamandır fakat henüz okumadım. O yüzden bu benim ilk Maas kitabım olacaktı. Esasen konu ilgimi çekmesine rağmen yukarıdaki nedenlerden ötürü okumak niyetinde değildim lakin Sevgili Kitap'ın feci etkili ısrarlarına dayanamadım. Neyse ki hiç pişman etmedi bu kitap beni.

Kitabın türüne genç yetişkin dedim ama pek çok genç yetişkin kitabından daha karanlık ve daha olgun. O yüzden Goodreads'de bir sürü okur, kitabı new adult, yani yeni yetişkin kategorisine sokmuş. Bir nevi haklılar aslında, bir yandan da değiller. Bana göre bu kitap tam ikisinin arasında, çok iyi bir yerde duruyor. Ve kitabın o normal genç yetişkinlerden çok daha karanlık havasını ve daha mantıklı, daha olgun karakterlerini sevdim ben. Tüm bunlar ve kitabın kurgusu harika bir okuma süreci yarattı, zevkle okudum kitabı. Hiç sıkılmadan, hiç bırakma isteği duymadan...

A Court of Thorn and Roses aslında günümüzün popüler teması retelling, yani masalların yeniden uyarlanmasına selam çakanlardan. Bunu belki gözünüze soka soka yapmıyor ama hangi masala göndermeleri olduğunu anlıyorsunuz ister istemez.

25 Ocak 2015 Pazar

Kitap Yorumu: Büyü Ustası - Maria V. Snyder


Zehir Ustası'nın devam kitabı Büyü Ustası'nı aslen ilk kitabın hemen ardından okumayı düşlüyordum. Fakat yine kader ağlarını ördü ve ben bu kitabı sündüre sündüre okumak zorunda kaldım. Böyle uzun zamana yayılan kitaplardan zevk almadığımı her seferinde söylüyorum ama özellikle son zamanlarda bu tür hadiseleri çokça yaşar oldum ve zannettiğim aksine böyle okuduğum kitaplardan da zevk alabildiğimi fark ettim.

Hakkında hiçbir şey bilmediğim kitapları daha bir seviyorum yahu! Zehir Ustası'nı okuduktan sonra devam kitaplarını hiç kurcalamadım, hakkında bir şeyler okumadım. Zaten kitaplar elimde vardı, o yüzden direkt olarak okurum diye düşündüm herhalde. Öyle olunca, devamında ne olup biteceği konusunda hiç fikrim yoktu. Sadece Yelena'nın Sitia'ya gittiğini biliyordum. (İtiraf ediyorum ki, bazen arkadaki tanıtım yazılarını bile okumuyorum.) Yani yaşanan her olay benim için sürpriz oldu.

Öncelikle Büyü Ustası'ndan önce kendinizi Valek'siz yaklaşık 200 küsür sayfaya hazırlayın. Genç yetişkin edebiyatının (bu tür meselesini de hâlâ düşünüyorum) en olgun ve karizmatik adamlarından Valek, Ixia'da kaldığı için Yelena bir süre onu göremiyor. Dolayısıyla biz de okuyamıyoruz. Ama bu kitabın gidişatını etkiliyor mu? Tabii ki hayır! Yelena gibi bir karakter dururken, Valek'i ne kadar özlesem de, "Ayy hadi gelse artık da kitap canlansa!" diye bir cümlenin ağzımdan çıkması imkânsız. Yelena'nın yıllardır aradığım kadın karakter olduğunu Zehir Ustası yazımda söylemiştim. Bu kitapta da iddialarımı sağlamlaştırıyor.

9 Aralık 2014 Salı

Kitap Yorumu: Zehir Ustası - Maria V. Snyder


İlk defa bir yoruma "Allahallahallah!" nidalarıyla girmek istiyorum. Feci heyecanlanıyorum; ne yazacağımı kestiremiyorum, parmaklarımın yapacağı şeylerden korkuyorum. Evet, Zehir Ustası'nı -sonunda- okudum. Mübalağayla birlikte yıllardır kitaplığımda bekliyordu serinin diğer kitaplarıyla beraber. Ne olmuş bitmiş bilmiyorum: Bir zamanların en çok okumak istediğim kitaplarındandı. Seriyi yayınevine bizzat ben önermiştim. (Hani alkış?) Sonra arada kaynamış kalmış öyle. Aslında iyi de olmuş. İlaç gibi geldi bana! Art arda ortalama ve altı kitaplar okuyunca Zehir Ustası adeta imdadıma yetişti, sardı sarmaladı beni.

Önce şöyle kısaca bir konuyu anlatayım, sonra fangirl duygularımın dizginini bırakırım. Kitabın anlatıcısı Yelena, idamını bir yıla yakındır bekleyen bir mahkûm. Cinayetten hüküm giymiş olan Yelena'ya çeşnicilik teklif ediliyor. Yani, ya idamı seçecek ya da Ixia'nın komutanının yemeklerinde zehir var mı yok mu diye kontrol edecek. Hayatta kalma içgüdüsü galip gelen Yelena teklifi kabul ediyor. Böylece komutanın başmuhafızı Valek'in ona vereceği zorlu eğitime başlamış oluyor.

Ixia ile ilgili biraz konuşmak istiyorum; çünkü Maria V. Snyder'ın kurguladığı bu ülke bir hayli dikkatimi cezbetti. Önceden krallıkla yönetilen ülke, Komutan Ambrose'un yönetime el koyup kralı ve tüm ailesini ortadan kaldırmasıyla askeri yönetime geçmiş. Ülke bölgelere ayrılmış ve her bölgeye bir komutan atanmış. Davranış Yönetmeliği adlı bir yasalar topluluğu oluşturulmuş ve bu yasaların dışına çıkılması kat'î suretle yasaklanmış. Yeni askeri düzenin hem iyi hem de kötü yanları olduğunu gördüm ben. Monarşiye göre daha insancıl mesela. Hizmetlilere köle muamelesi yapılmaması dikkatimi çekti. İşlerini bitirdikleri sürece kendilerine zaman ayırabiliyorlar. Ancak yasaların yaptırımı çok fazla. En ufak bir merhamet göstergesi bile kabul edilmiyor. Bunun yanında Komutan'ın tavırları beni okurken oldukça şaşırtmıştı. Oldukça duyarlı bir yönetici. Belli başlı kuralları ve korkuları var. Örneğin, büyüye tahammül edemiyor; onun dışında beklenmedik kadar iyi bir karakter olarak lanse edilmiş. Sonradan ortaya çıkan sırrı ise beni hem şok etti, hem de çok sevindirdi. Yazarın bu ters köşesi koltuklarımı kabarttı açıkçası.

9 Ekim 2014 Perşembe

Kitap Yorumu: Duman ve Kemiğin Kızı - Laini Taylor


Kitabı bitirir bitirmez soluğu burada almış bulunuyorum. Galiba geri dönüşüm için muhteşem bir bahane olacak Duman ve Kemiğin Kızı. Çünkü kitabı okurken içimden sürekli hakkında bir şeyler yazmak geliyordu. Kuşkusuz son dönemde okuduğum en iyi genç yetişkindi. Keşke bitmeseydi dedirten, "Ne olacağını biliyorum" dediğinizde birkaç sayfa sonra lafınızı suratınıza yapıştıran, beni benden alan bir kitap. Galiba bunları yorumun sonunda söylemem gerekiyordu. Neyse, Laini kuralları yıktıysa biz de yıkarız arkadaş! En iyisi geyiğe bağlamadan geleyim fasulyenin faydalarına.

Kitabı bu yaz D&R indiriminden almıştım. Aslında İngilizce okuyacaktım ancak herhalde elime almamış olsam okuyana kadar aylar yılları kovalardı. Bu yaz, blogda Western filmlerindeki uçuşan çalıları görenler pek kitap okuyamadığımı, okuduklarıma da her ne hikmetse yorum yazamadığımı anlamışlardır. Durum böyle olunca bu güzelim kitabı da elimde az süründürmedim değil. Ne zaman uzun sürecek bir yolculuk göründü ufukta, o zaman tekrar bana el sallamaya başladı. Özellikle karayolu üzerinden yaptığım yolculuklarda deli gibi kitap okurum ben. Duman ve Kemiğin Kızı da güzel bir yakalayınca beni, işkencesi falan kalmadı o yarım günden fazla süren yolculuğun. Daha sonra da zaman buldukça okudum. Beş dakika bile olsa elime almadan duramadım. Sonuçta bugün itibariyle kitabı bitirmiş bulunmaktayım.

29 Ocak 2014 Çarşamba

Kitap Yorumu: Ölümcül Merhamet - Robin LaFevers


Böyle bir dönem okumaya başlayıp yarım kitapların ne kadar iyi olduğunu görünce kendime nasıl sövüyorum anlatamam. Ama her kitabın zamanı cidden var galiba. O dönem okusam sevemeyeceğim bir kitap olabilir Ölümcül Merhamet. Gününü beklemiştir belki.Gelince de beni kendine hayran bırakmıştır hemen.

İlk başta söylemem gerekir ki, çoğu kitapta olduğu gibi Ölümcül Merhamet'i okumadan önce de yanlış izlenimlere kapılmışım. Kötü anlamda değil elbette ama insan konuyu görünce kafasında ister istemez bir şeyler şekillendirir ya; benimki bayağı farklı bir şeydi.

 Assassin yani Suikastçi olayını çok severim. Ama öyle bir sevmek değil bu. Kadın Suikastçiler'e küçüklükten beri âşığım. Küçükken bir ara, elimde annemin şişleriyle adam öldürme taktiklerini çalıştığımı bile bilirim. Hattâ bir ara bu konuyla ilgili bir şeyler yazmaya kalkışmıştım. O konulara hiç girmeyelim şimdi. Anlayacağınız benim uzun zamandır ilgimi çeken bir konu bu ve hakkında yazılmış adam gibi eser bulamıyordum. Ölümcül Merhamet'i görünce balıklama dalışa geçmem bu yüzdendi. Geçtiğimiz günlerde önümde 14 saate yakın bir otobüs yolculuğu görününce 50 sayfasını bile okumadan elimden bıraktığımı hatırlayıp çantama atıverdim. İyi ki de yapmışım. O işkence gibi yolculuğu katlanılır kıldı kitap.

Hani otobüste saat 8 oldu mu ışıklar kapanır, herkes uyku moduna geçer, televizyonlar açılır falan. Ben arkamdaki adamın bana sövdüğünü bile bile okuma ışığımı açtım ve saatlerce kitabın içine gömdüm kendimi. Kapağını bile kapatamadım. Molalarda kapatmak zorunda kaldığımda içimde burukluk oluştu. Gerçekten günümü kurtaran şeydi ve minnettarım Robin LeFevers'e. Aradığım kitabı değil belki ama ona yakın bir şeyi yazmış benim için.

Kendi derdimi anlatmak kitabı anlatamadım. Şimdiye kadar bir tek suikastçi kısmını aktarabilmişim. Daha fazla kelimelerin içinde kendimi kaybetmeden başlayayım en iyisi.

24 Ekim 2013 Perşembe

Kitap Yorumu: 1602 - Neil Gaiman

 Instagram @darkshadowisborn
Bu yorumu yazarken her şeyden önce iki gündür uykusuz olduğum gerçeğini göz onunda bulundurun, sevgili takipçiler. İsterseniz yazıyı bitirdikten sonra 1'den 10'a kadar saçmalama puanı verebilirsiniz. Ayrıca yazının ilişiğindeki fotoğrafların kalitesizliğinden dolayı özür dilerim. Bir akşam vaktiydi ve cidden bu işi halletmem gerekiyordu.

Neil Gaiman benim için apayrı bir yazar! Bıkmadan, usanmadan söylemeye devam ediyorum. Ama öyle! Uzun aralıklarla okuduğum zaman bunu daha da çok fark ediyorum.

Önce 1602'nin bir çizgi roman olduğunu belirteyim. Hem de nasıl bir çizgi roman biliyor musunuz? Marvel karakterlerinin hepsini bilmesiniz de Avengers dolayısıyla aralarından tanıdıklarınız vardır. Hani şu içinde Iron Man, Thor, Spider-man, X Men, Fantastic Four, Daredevil gibi meşhur süperkahramanları barındıran Marvel. Tamam. Şimdi bu süperkahramanları alın ve 17. yüzyıla götürün. Elbette siz "hık" deyince yapamazsınız bunu ama Neil Gaiman yaptı.

1602'de yani 17. yy'da özel yetenekleri olan kahramanlar olsaydı ne olurdu? Az çok tahmin ediyorsunuzdur; Ortaçağ koşulları böylesine yetenekli insanlara muhtemelen "cadı" damgası yapıştırıp hepsini yakardı. Ki öyle de oluyor.

Yanda gördüğünüz süperkahramanı hatırlıyor musunuz? Evet, kendisi X-Men serisinden Warren Worthington III olur. Melek kanatlarına sahip bir mutant olması yüzünden Engizisyon Kilisesi tarafından ele geçirilip ölüme mahkum ediliyor 1602'deki adıyla Werner.

Werner'i ifşa ettim çünkü kanatlarıyla kim olduğunu oldukça net bir şekilde belli ediyor. Yoksa 1602'yi elinize alır almaz "Kim kimdi" demeye başlıyorsunuz. Karakterlerden bazıları (Warren gibi) kendilerini çabuk ele verirken, bazıları da ustaca gizlenmiş. Aralarında beni şokan bir tanesi oldu. Ondan ilerleyen satırlarda bahsedeceğim.

Sir Nicholas Fury, Kraliçe I. Elizabeth'in muhbirliğini yapıyor. Yani istihbarattan sorumlu. Doktor Stephen Strange ise kraliçenin aynı zamanda bir simyacı ve büyücü olan hekimi. Elizabeth ikisini de yanına çağırınca aslında birbirlerinden pek de haz etmeyen bu ikili bir araya gelmek durumunda kalıyorlar. Sir Nicholas, Doktor Strange'in "yöntemleri"nin pek taraftarı değil. Ve Doktor'un kraliçeye de söylediği "Dünya'nın yakında yok olacağı" öngörüsüne tamamen safsata gözüyle bakıyor.

29 Ağustos 2013 Perşembe

Kitap Yorumu: Anansi Çocukları - Neil Gaiman


Yaklaşık olarak Amerikan Tanrıları'nı bitirdiğim günden beri Anansi Çocukları/Anansi Boys'nın çıkmasını bekliyorum. Eğer Neil Gaiman'ın tadına bir kere vardıysanız, bağımlısı olmamanız kaçınılmaz. İthaki Yayınları da Temmuz ayından yayımladı kitabı. Eh, Ütopik Kızlar durur mu hiç, bir gaza gelerek okuma etkinliği düzenleme kararı aldık. Ben ve Zimlicous zaten Gaiman aşkından müzdaripti, diğerlerinin ise ilk denemeleri olacaktı. Fakat araya giren bir sürü şey dolayısıyla erteleye erteleye ancak yayınlayabiliyoruz. Hattâ etkinliği Kitab-ı Sevda yani Merve ile beraber yapabiliyoruz şimdilik. Devamı gelecek.

Anansi Çocukları, zevkle ve hızla okunan bir kitap. Aslında Neil'ın kitaplarını hızlı okumak adetim değildir. Her seferinde belirttiğim gibi; çok seviyorum onu! Eserleriyle, kişiliğiyle, her şeyiyle... Bu yüzden de kitaplarını hep sindire sindire okumaya çalışıyorum. Böylesi bana daha çok zevk veriyor. Ancak Anansi Çocukları'nı öyle hızlı okudum ki anlatamam. Kitap aşırı sürükleyici. Neil Gaiman kitapları için "Şu kadar sayfasını okuyun, sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecek" dememe hiç gerek yok. Çünkü o ne yazsa okurum ben. Fakat eminim ki biraz ilgisini çeken okurlar da hiç zorlanmadan hatmedeceklerdir kitabı.

Anansi adı Amerikan Tanrıları'nı okuyanlara muhtemelen tanıdık gelecektir. Onun içindeki Tanrı kalabalığının bir üyesiydi kendisi. Hatırlamakta çok zorlansam da (1 yıldan fazla zaman girmiş araya. Zavallı hafızamı affedin.) az buçuk anımsar gibiyim. Yani iki kitap arasında bağlantı var ufacık, tabii bu Anansi Çocukları'ndan önce illa Amerikan Tanrıları'nı okumalısınız gibi bir zorunluluk gerektirmiyor. Minicik bir bağlantı. Dediğim gibi, çok da hatırlamıyorum ama kafamda bir yer edinmiş işte.

Amerikan Tanrıları'nı okuyanlar hatırlayacaklardır. Orada da "Biz burada kahvemizi gece kadar koyu, günah kadar tatlı içeriz..." diye bir cümle geçiyordu.
Anansi Çocukları'nda Şişko Charlie'nin hikâyesini anlatıyor bize Gaiman. Bakmayın adına, Şişko Charlie aslında şişko falan değil. Babası ona küçükken böyle seslendiğinden beri üzerine yapışıp kalmış bu lakap. Şişko Charlie aslında oldukça sıradan bir hayat sürüyor. Orta halli bir mesleği, bir nişanlısı var. Ta ki babasının ölüm haberi gelene kadar. Bu zamana kadar hep kaçınmaya çalıştığı, her daim onu utandıran babasının cenazesi için Amerika'ya dönüyor Charlie. Oradaki dört yaşlı kadından biri ona şu ana kadar adını sanını duymadığı, varlığından bile haberdar olmadığı kardeşinden bahsediyor. Ve babasının bir Tanrı olduğundan. Erkek kardeşi de Şişko Charlie'den farklı olarak elbette bir Tanrı sayılır. Ve tabii Charlie'nin kardeşine ulaşmak için yapacağı tek şey bir örümcekle konuşmak.

7 Mayıs 2013 Salı

Kitap Yorumu: Gölge ve Kemik - Leigh Bardugo


Bir süredir okuma listemde duran Gölge ve Kemik'in sonunda üzerini çizebildim! Öncelikle bu kitabı neden bu kadar okumak istediğimi kısacık anlatayım; bir kere YA yani Genç Yetişkin kitabı, fantastik, hem de kendi dünyasını yaratmış, özgün bir fantastik, Rus kültüründen etkilenmiş, kapak tasarımı bir harika, içinde "Karanlıklar Efendisi" adında bir karakter var. Bu kadarı yeterli sanırım. Sonuncuyla çıtayı bulutlara değdirmiş bulundum.

Peki, Gölge ve Kemik bu saydıklarımdan sonra beklentilerimi karşıladı mı? Üzülerek söylüyorum ki, hayır. Maalesef çok farklı hayal etmiştim. Kitabın orijinal bulduğum kısımlarını sevdim. Gerçekten sevdim. Ama oralarda bir yerlerde hep eksik bir şeyler olduğunu hissediyordum okurken. Sayfalar ilerledikçe bu eksikler iyice kafamda canlanıp, yer edinmeye başladı.

Bir kere, başta da söylediğim gibi, yazar Leigh Bardugo kitabın başında haritasını da verdiği yeni bir dünya oluşturmuş. Ben böyle kendi dünyasını yaratmış fantastik romanlara tapıyorum. İnsanın kafasında tamamen oluşturabileceği bir kurgu oluyor. Hayal gücünü son zerresine kadar çalıştırman gerekiyor ve ben bundan aşırı zevk alıyorum. Fakat Gölge ve Kemik'teki dünyayı anlatırken yazar, hakikaten çok üstünkörü geçmiş bazı şeyleri. Grishaların ne olduğunu sadece bir paragrafta anlatmış. Ülkenin düşmanlarının sadece isimlerini vermiş. Yani detaydan ve betimlemeden biraz kaçmış. Bu da kafamda kurmaya bayıldığım o dünyayı beslemekte zorlanmama yol açtı. Yani, hayal ediyorsun etmesine ama sana yardımcı olmak için yazarın da bir şeyler vermiş olması lazım. 

Ayrıca kitaptaki karakterlere sıkı sıkıya bağlanamadığımı itiraf etmek zorundayım. Özellikle baş kahramanımız Alina'ya. Sen ki diyarın en güçlü kişilerinden biri olacaksın, hâlâ ürkek davranıyor, boyun eğiyor, kararsız kalıyorsun. Tabii bunu söylemeden önce Alina'yı ve Gölge ve Kemik'in konusunu azıcık çıtlatmakta yarar var.

3 Şubat 2013 Pazar

Kitap Yorumu: Kıyamet Gösterisi - Neil Gaiman & Terry Pratchett


İki muhteşem yazar bir araya gelip kitap yazacak olursa ne olur? Ortaya Kıyamet Gösterisi çıkar!

Kitabın orijinal adı Good Omens. (Kitapyurdu'na göre) 2007 yılında "Bir Kıyamet Komedisi" adıyla ilk kez Türkçe olarak yayımlanmış. Ancak bu seneye (aslında geçen sene oluyor, çünkü 2012'de basılmıştı. 2013'e hâlâ alışamamış birinin hazin öyküsünü okudunuz.) kadar kitap hiçbir yerde bulunamıyordu. Neyse ki Neil Gaiman ve Terry Pretchett kitaplarının Türkiye'deki yayımcısı İthaki Yayınları olaya el attı da bizde eskisinden çok daha iyi bir kapakla elimize alabildik Kıyamet Gösterisi'ni.

Evet, aslında bu fantastik bir mizah kitabı. Çok fazla örneğini okumadığımı itiraf ediyorum bu türün. Fakat bayıldım! Kapağını kapattığınızda hem hüzünlendiğiniz hem de sırıttığınız kitaplar olur ya; işte tam da öyle bir kitap Kıyamet Gösterisi.

Kitapta karakter çeşitliliği oldukça fazla. Bir melek olan Aziraphale'den tutun da iblis Crowley'e, Deccal'dan Tanrı'nın sesi Metatron'a kadar bir sürü karakter var. Dolayısıyla bu tür bir karakter çeşitliliğine alışık olmayanlar için başları biraz zorlayıcı olabilir. Ancak ben seviyorum böylesine bir çeşitliliği ve kafamda yarattığı şeyi. Zaten yazarlarımız da kitabın başında karakterleri ve ne ya da kim olduklarını kısaca anlatmışlar esprili dilleriyle.

Cadı Agnes Çatlak'ın Dakîk ve Kat'î Kehanetleri, adı üstünde yüzyıllar önce yaşamış bir Cadı'nın yazdığı bir tür kehanet kitabı. Tıpkı Nostradamus'unkiler gibi. Tek farkı bu kitabın gerçek kehanetler içermesi. Mesela ne mi? Kıyamet pek tabii. Yıllar önceden öngörülmüş Kıyamet geliyor. Peki nasıl?


27 Ekim 2012 Cumartesi

Kitap Yorumu: The Golden Dynasty - Kristen Ashley



Bu kitap fevkaladenin fevkinde, efendim.

The Golden Dynasty'i çok sevgili Romancekolik şiddetle öneriyordu uzun zamandır, en sonunda küçük bir etkinliğimsi çerçevesinde birkaç arkadaşla beraber okuma kararı aldık. Aslında iyi ki öyle yaptık; çünkü ben hem kitap okuma etkinliklerine ve başkalarının benimle aynı kitabı okurken ki duygularını bilmeye bayılıyorum, hem de böylece tatil zamanına denk geldi ki eğer vaktimin bu kadar bol olmadığı bir zamanda okusam devamını getirmek için çıldırırdım.

Evet, kitap o kadar iyiydi. Sürükleyici, etkileyici, ici ici vs. vs. Şöyle ki; okuyan pek çok kişi ana karakterlerimizi Game of Thrones'un Daenerys Targaryen ve Khal Drogo'sunu benzetmiş, ben de onlara kesinlikle katılıyorum. Dizinin de serinin de sıkı bir hayranı olarak bu benzetmeyi yerinde ve pozitif buldum. Pozitif, çünkü Dany ve Drogo'nun hikâyesini devam ediyormuş gibi düşünmek, üstelik çok daha gönlüme uygun bir sonla noktalandığını görmek feci halde içimi rahatlattı. Bu yüzden kitap boyunca bol bol sırıttım sanırım.


18 Ekim 2012 Perşembe

Kitap Yorumu: Altın Pusula / Kuzey Işıkları - Philip Pullman


Öncelikle söyleyeyim ki; ben de bu serinin adını Altın Pusula diye biliyordum. Pek çok kişinin bildiğini sandığı gibi. Ama neymiş; öyle değilmiş efendim. Serinin adı "Karanlık Cevher Dizisi"ymiş. Ancak ilk kitabın adı Kuzey Işıkları imiş. Yalnızca Kuzey Amerika'da Altın Pusula adıyla basıldı ve filme bu isimle çekildi diye Altın Pusula sanıyoruz seriyi toptan. En azından ben öyle sanıyordum. Sizi töhmet altında bırakmayayım şimdi. Film dedim de; Altın Pusula'nın filmleştirilmiş versiyonunu yıllar önce izlemiştim fakat okurken fark ettim ki, bir gram bile hatırlamıyormuşum. Hatırladıklarım, sarışın küçük bir kız, zırh giymiş bir kutup ayısı ve (elbette) bir altın pusuladan ibaretti. Kitabı okurken bu yüzden hiç bilmediğim bir seriyi okuyormuşum gibi bir his uyandırdı bende, ve bu hoşuma gitti.

Şimdi, yorumda Altın Pusula'yı mı yoksa Kuzey Işıkları'nı mı kullansam karar veremiyorum. Sanırım Kuzey Işıkları'nı kullanacağım; çünkü bu ismi kitaba daha bir uygun buldum. Peki, başlıyorum o zaman: Bir fantastik tutkunu olarak yeni çıkan ve son dönemlerde yazılan bu türdeki kitapların yanında, bilinen ve belli bir prestij kazanmış kitapları da okumaya çalışıyorum. İşe, Hobbit ve Tehlikeli Diyardan Öyküler'le başladım, sonra Neil Gaiman'ı keşfettim. Şimdi ise yoluma Karanlık Cevher Dizisi'yle devam ediyorum. Ve kimilerinin "çocuk kitabı" olarak nitelendirdiği (ki bence bu çok yanlış bir tabir) bu türü ne kadar sevdiğimi okudukça fark etme imkânı buluyorum. Kuzey Işıkları da bu tür kitaplardan biri. Aslında yetişkinleri hedef alarak yazmış Philip Pullman seriyi. Fakat çocuklar tarafından da çokça benimsenmiş. Yine de o hedefin kokusunu alıyorsunuz kitap boyunca. Bence çok küçük çocuklara okutulurken dikkatli seçilmeli bu yüzden.

12 Ekim 2012 Cuma

Kitap Yorumu: The Raven Boys - Maggie Stiefvater


The Raven Boys, uzun zamandır tercih ettiğim "ince eleyip sık dokuyarak kitap seçme" metodumdan kendimi soyutladığım ilk kitap oldu. Evet, bunda Maggie Stiefvater'ın (artık milyonuncu kez söylüyorum) çok sevdiğim bir yazar olmasının etkisi büyük. Demem o ki; kitabı çıkacağı duyurulduğu andan beri takip ediyor ve bekliyordum. 18 Eylül tarihinde ABD'de satışa sunuldu. Ancak ben bundan yaklaşık bir-iki hafta sonra okuma imkanı buldum. Ve arka kapağını dahi okumamıştım henüz. Sadece adını, kuzgunlar ve paranormal ögeler içerdiğini ve içinde büyü barındırdığını biliyordum. Fakat The Raven Boys, bu birkaç kelimeden çok daha fazlasıydı. Ve itiraf etmeliyim ki çok şaşırttı beni. Kurgu anlamında söylemiyorum bunu; hayalimde yeni bir Maggie kitabı kurmuştum. İçinde yine saf aşk, arkadaşlık, gizem olacaktı. Belki biraz farklı olacaktı diğer kitaplarından ama bu kadar farklı bir şey beklemiyordum kesinlikle.

Bunları olumsuz anlamda söylediğimi sanmayın sakın. Kitap genel anlamda iyiydi, hoşlandığım yönleri vardı. Söylediğim gibi şaşırtıcı olmasının nedeni ise daha önce dört kitabını okuduğum Maggie Stiefvater'ın tarzını farklı görmüş olmamdı. The Raven Boys'da, özellikle ilk başlarda, başka bir yazarın kitabını okuyormuşum gibi hissettim. Bunda daha önceki kitaplarında kullandığı kahraman bakış açısını bırakıp, üçüncü şahıs bakış açısına geçiş yapmış olmasının etkisi olmalı. Kitabın başlarında bu değişiklik tökezlememi sağladı hakikaten. Ancak ilerledikçe alıştım ve Maggie'nin etkilerini azar azar hissetmeye başladım. Artık kitabın ona ait olduğuna inanmaya başladım.

9 Eylül 2012 Pazar

1. Blog Tur: Ruhsuz (Jodi Meadows)


Sevgili diğer Kitap Hayvanları,

İlk blog turumuza hoşgeldiniz!

Kitapların içinde yaşayan ve bu konuda bir şeyler yazmaktan keyif alan bir ekip olarak ilk etkinliğimizi gerçekleştirmenin sevincini yaşıyoruz.

"Bu Blog Turu da ne oluyormuş?" diye soracak olursanız; öncelikle yurtdışındaki kitap bloggerları arasında hayli yaygın bir uygulama olduğunu belirteyim. Bir sürü blogger toplanıp bir kitabı ele alıyor, inceliyor, tanıtıyor, yorumluyor, alıntılar ekliyor, hediyeler veriyor vesaire vesaire. Biz de Türk kitap bloggerları olarak "neden böyle bir şey yapmayalım?" dedik. İlk kitabımızı Ruhsuz olarak seçtik. DEX'den destek alınca ise havalara uçtuk. Böylece Türkiye'deki kitap blogu camiasında yepyeni bir uygulamanın temellerini atmış olduk. 

Merak etmeyin, Blog Turlarımız hız kesmeden devam edecek! İkinci kitabımızı kararlaştırdık bile. Siz sadece bizi takip edin, bir de yorum bırakın yeter.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...