3 Kasım 2011 Perşembe

Kitap Yorumu: Boleyn Kızı - Philippa Gregory

 
Uzun zamandır okumak istediğim ama bir türlü elimin değmediği kitaplardan biriydi Boleyn Kızı. Tarihe, İngiltere'ye ve Ortaçağ'a olan merakımdan dolayı benim için harika bir seçenek olacaktı bu kitap ama hem araya sıkıştırdığım kitaplardan hem de emin olamadığımdan başlamak nasip olmamıştı. Sonra hiç düşünmediğim bir anda Akmar'da neredeyse yarı fiyatına bulup da aldım, bundan sonrasını pek çok okuyucu bilir: Kendi kendine gülümsemeler, durduk yere kitaba bakmalar, sonunda başarmanın verdiği mutluluk... 

Derslerden dolayı bir haftaya yaydığım okuma süreci oldukça keyifli geçti. Evet, kitap tamamen İngiliz sarayını kapsıyor ve bol bol entrika kokuyordu ama sürükleyiciydi. İnsanı içine hapsetmeyi iyi başarıyordu. Birkaç sene önce filmini izlememe rağmen ne kadar farklı olduğunu görüp şaşırdım. Tabii ki 800 sayfalık kitabı bir buçuk saatlik filme sıkıştırmak kolay değil, yine de bazı değişiklikler insanın gözüne adeta batıyordu. Genel yorumuma gelecek olursak; konuya hakim olmama rağmen sıkılmadan okuduğum, ileride ne olacak diye merak ettiğim, ağzımda güzel tatlar bırakan bir kitaptı. Philippa Gregory'nin anlatım tarzını sevdim. İç baskının güzelliğini de unutmamak gerek. Sadece pek çok yerde hızlı konu atlayışları olduğunu düşünüyorum. Ancak çok uzun bir dönemi kapsadığı düşünülürse bu da yok sayılabilir.

Konu ise kısaca şöyle: Mary Boleyn küçük yaşta ailesi tarafından evlendirilmiş ve kraliçenin yanında çalışmak üzere saraya gönderilmiştir. Ancak İngiliz kralı Henry Tudor'un ilgisini çekmesiyle ailesi tarafından kocasından uzaklaştırılır ve yavaş yavaş kralın yatağına gönderilir. Bir sürü kez düşük yapmış, krala veliaht verememiş, bir prenses annesi olan Kraliçe Katherine ise bu durumdan rahatsız olmasına rağmen kocasına olan sadakatini sürdürür ve sesini çıkarmaz. Mary, kralın uysal başlı metresi olmuştur. Üstelik biri kız biri oğlan iki çocuğunun da annesidir. Ancak  çapkınlığıyla ün salan kral bir süre sonra ondan da sıkılır ve ateşli ablası Anne Boleyn'in varlığıyla kendinden geçer. Mary'nin aksine oldukça inatçı, büyük hayalleri olan Anne kralı elinde tutmayı kız kardeşinden çok daha iyi başarır. Gerisini bir çok kişi biliyordur. Anne'in kraliçe olmak için yaptıkları, içine erkek kardeşleri George ve Mary'i de karıştırdığı hain planlar ve entrikalarla dolu bir dönem. 

Aslında saymakla bitmeyecek kadar olay geçiyor kitapta. Hem spoiler olmasın diye hem de hepsini hatırlayamayacağım için daha fazla detaya girmemeyi tercih ediyorum. Boleyn Kızı "Tudor" serisi diye bilinen serinin ülkemizde çıkan ilk, kronolojik sıraya göre ikinci kitabı. Artemis Yayınları seriyi kitapların popüleritesine göre çıkarmayı tercih etmiş. Geçen döneme göre, yani kronolojik sıra ise şöyle:

1.Mahkum Prenses
2.Boleyn Kızı
3.Boleyn Mirası
4.Kraliçenin Soytarısı
5.Bakirenin Aşığı
6.Öteki Kraliçe

Gönlünüzün istediği sırayla okuyabilirsiniz. Ben Boleyn Kızı'ndan başlamayı tercih ettim. Ve seriye de biraz kronolojik sırayı esas alarak devam edeceğim. Ortaçağ toplumsal hayatı ve saray hayatı ile ilgili işime yarayacak, keyifli bilgilere ulaştığım bu kitabı benim gibi okumaya çekinenler varsa okumalarını tavsiye edebilirim.

Keyifli okumalar.

Puan: 4


2 Kasım 2011 Çarşamba

Geliyor geliyor! "Kralların Çarpışması" geliyor!

Vee en sevdiğim fantastik serilerden Buz ve Ateşin Şarkısı (dizi ve ilk kitabın adıyla Taht Oyunları)nın 2. kitabı "Kralların Çarpışması" çıktı! Beni son derece mutlu eden bu haber ve çok bekletmeden kitabımıza kavuşturdukları için yayınevine teşekkür ediyorum. 30. İstanbul Kitap Fuarı'ndaki alınacaklar sırasında ilk sıralarda olan kitap yaklaşık 1000 sayfayı bulduğu için iki kısım halinde basmak uygun görülmüş. Çevirisini yine Sibel Alaş'ın yaptığı eserin, kapak tasarımı yayınevine ait. İşte kitabın detayları ve kapakları...




Kralların Çarpışması (Kısım I) - George R.R. Martin                         
Yayınevi: Epsilon Yayınları
Çeviri: Sibel Alaş 
Sayfa Sayısı: 504
Fiyatı: 20 TL


Kralların Çarpışması (Kısım II) - George R.R. Martin
Yayınevi: Epsilon Yayınları
Çeviri: Sibel Alaş 
Sayfa Sayısı: 504
Fiyatı: 20 TL                          


Tanıtım:
Krallar çarpışırken tüm diyar titrer...

George R. R. Martin, Taht Oyunları'nın sabırsızlıkla beklenen devam kitabı Kralların Çarpışması'nda okuyucuları eşsiz hayal gücüyle buluşturuyor. Büyü, intikam ve savaşla dolu, eşi benzeri görülmemiş bir dünyanın kapıları açılırken büyük bir serüven başlıyor.

Alev ve kan rengine bürünmüş bir kuyruklu yıldız, gökyüzünü baştan başa kaplamıştır. Ejderha Kayası'nın kadim kalesinden, Kışyarı'nın haşin topraklarına kadar korkunç bir keşmekeş hâkimdir. Altı güç, Demir Taht'ı ve parçalanmış Yedi Krallık'ı ele geçirmek için kıyametvari bir savaşa hazırlanmaktadır. Gecenin karanlığında ölüler yürümekte, kardeş kardeşi katletmektedir. Bir akıl şövalyesi, tehlike saçan bir büyücü kadını zehirlemek peşindedir. Bir prenses, öksüz oğlan kılığında dolaşmakta; Ay Dağları'nın vahşi adamları, yağma için inmektedir. Kardeş katli, zillet, simya ve kıyımla ilerleyen bu macerada zafer, kılıcı ve kanı en soğuk olanların dahi olabilir...

"Martin, birinci ciltteki vaadini fazlasıyla yerine getiriyor ve yazılmış en iyi fantastik eser olmaya aday serisine devam ediyor."
The Denver Post

"George Martin kesinlikle destansı fantastik edebiyatın yeni ustalarından."
Katharine Kerr

"Kendisinden her zaman en iyi işleri beklediğim George R. R. Martin beni asla şaşırtmıyor." Robert Jordan

"Muhteşem bir öykü, muhteşem bir tarihi fantastik yapıt! Göz kamaştırıcı."
Anne McCaffrey

"Muhtemelen gelmiş geçmiş en iyi epik fantastik eser."
Marion Zimmer Bradley

8 Ekim 2011 Cumartesi

Ne okusam, ne okusam?

Bu defa da fantastik, macera kitaplarını bir yana bırakıp üniversite için bir şeyler okuma yolunda ilerliyorum. Önerilen ve okumak için çok heyecanlandığım bu kitapları da küçük küçük tanıtayım.


Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf’un belki de en kolay okunan kitabıdır. Kolay okunur, çünkü konu çok somuttur: “Kadın ve edebiyat.”
Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ‘ezeli’ ve de ‘ezici’ bir soru vardır: “Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” İşte Virginia Woolf bu ‘yakıcı’ soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”
"Woolf, mantıkla olduğu kadar hayalle,  nükteyle olduğu kadar bilgiyle ve gerçek bir romancının hayalgücüyle konuşur."


Gülün Adı adlı bu dev romanıyla bir anda dünyanın dört bir yanında ünlenen italyan yazarı Umberto Eco, aslında çok yönlü bir bilim adamı. İtalya' da, Bologna Üniversitesi'nde öğretim üyesi, semiolog, tarihçi, filazof, estetikçi, müthiş bir ortaçağ uzmanı, üstelik James Joyce üzerine derin araştırmalar yapmış biri. Gülün Adı , yazarın ilk romanı. 1980' de yayımlandı. Kısa sürede dünyanın pek çok diline çevrildi. 1986 ' da, yazıldığı dilden Şadan Karadeniz' in büyük bir ustalıkla dilimize çevirdiği bu roman, ülkemizde de çok beğenildi. Filmi de dünyanın dört bucağında büyük yankılar uyandırdı. Bu romanın başarısında, yazarın Ortaçağ konusunda derin ve dolaysız bilgisinin kuşkusuz büyük payı var. Tam anlamıyla Ortaçağ dünyasını yansıtmakla birlikte Gülün Adı, kesinlikle çağdaş bir roman: Çağdaş edebiyata yepyeni ve uzun soluk getiren özgün bir yapıt. Bir anlamda Ortaçağda geçen, Hristiyanlık düşüncesini tartışan tarihsel bir roman. Bir anlamda da ustaca kurulmuş sürükleyici, polisiye bir roman. Bu yapıtından sonra Umberto Eco, iki roman daha yazdı:Foucault Sarkacı ve Önceki Günün Adası adını taşıyan bu iki dev romanından başka Umberto Eco 'nun, birbirinden ilginç deneme kitaplarını da yine Can Yayınları arasında bulabilirsiniz. 


Sokrates’in öğrencisinden hayatın felsefesi…

Öğretmeni Sokrates’e olan bağlılığı, yapıtlarında ve felsefesinde kendisini güçlü bir biçimde duyuran Platon aynı zamanda bir “sorunsal düşünürü”dür. Felsefesini tüm yaşamı boyunca sürekli olarak düzelterek olgunlaştırmış ve bu özelliğiyle geliştirilmeye açık bırakmıştır. Bu basımda tek ciltte toplanan Diyaloglar, Platon’un Sokratesçi döneminden temel metinleri bir araya getiriyor.




Sir Thomas More, Sokrates´e benzetilmek onurunu kazanan ender kişilerden biridir. Onun ölümsüz yapıtı Utopia dünya klasikleri arasına girmiş ve bugün bile hâlâ merkal okunmaktadır. Neredeyse beşyüz yıl önce yazılmış olan Utopia´da, en geniş anlamıyla Hümanizm, yani insanlık sevgisi ve saygısı hakimdir.
Kimseyi diğerinden üstün saymayan, sıradan insanların kurduğu bir devlet: Thomas More´un Utopia´sı.

15 Eylül 2011 Perşembe

Neler Okuyorum? (Fever / Ateş Serisi - Karen Marie Moning)

Şu sıralar büyük tavsiyeler üzerine başladığım Karen Marie Moning'in "Fever" yani "Ateş" serisini okuyorum. Ülkemizde ilk iki kitabı Karanlık Ateş ve Kan Ateşi adlarıyla basılan ve üçüncüsü çıkması beklenen serinin beş kitabı yurt dışında çıkıp listeleri salladı bile. Hatta yazar yakın bir zamanda beşinci kitap Shadowfever'la son bulması beklenen seriye 2 ek kitap daha yazacağını açıkladı. Üstelik "Fever World" diye adlandırdığı büyük ihtimalle yan karakterleri ele alan yeni bir serinin hazırlıklarına da girişti. Tabii ben yayınevinin çok bekletme felsefesini reddetip kitapları İngilizce olarak art arda okuyorum. 

Bu satırları yazarken 3. kitap Faefever'ı okuyor olduğumu belirtmek isterim. Hatta kendimi kitaptan alıkoyup buraya yazmaya zorlamak için fazla çaba sarfettim. Eğer yeterli zamanı bulursam serinin tamamını kapsayan doyurucu bir yorumla burada olacağım.  Yine de merak edenler için; paranormal-aşk sevenler için harika bir seçenek olduğunu belirtmeyi bir borç bilirim. Vampirler, kurtadamlardan sıkıldıysanız ya da onları da seviyorum ama daha farklı bir seri arıyorum diyorsanuz buyurun Fever serisi sizi bekliyor. 

Gizemli karakterleri ve harika kurgusuyla günlerdir içinde boğulduğum bir dünya. İnsanda sürekli okuma isteği uyandırıyor. Şimdiden favori serilerim arasında üst sıralara yerleşti bile.

29 Temmuz 2011 Cuma

Kitap Yorumu: Taht Oyunları - George R.R. Martin


Yurtdışında ve Türkiye'de bir sürü fana sahip ve yeni sezonda Cnbc-e'de de yayınlanmaya başlayacak olan popüler dizi Game of Thrones'ın kitabına geldi sıra. İlk baskısı 1996'da yayınlanan Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin ilk kitabı Taht Oyunları'nı aslında Arkabahçe Yayınları iki cilt halinde basmıştı. Ama dizinin yayınlanmasından sonra doğal olarak seri iyice popülerlik kazandı ve bu kez Epsilon Yayınları kitabı yeniden tek cilt olarak ve kapağı değiştirilerek yayınladı. Arkabahçe baskısının çeviri hataları olduğu söylendiği için bu benim için iyi bir fırsat oldu tabii ve Epsilon'un baskısı çıkar çıkmaz Taht Oyunları elime geçti.

800 sayfalık kitap nasıl bitti diye merak ediyor çoğu kez insan. Aslında Taht Oyunları'nı normalden yavaş okudum ama sindire sindire okudum. Ana karakterler dışında o kadar çok hanedan ve yan karakter var ki kim kimdi diye bazen şöyle bir düşünmek zorunda kaldım. Ama bu değil ki kitap çok durağan. Aksine gayet heyecanlı, entrika ve sürprizlerle dolu epik-fantastik bir roman. İlahı bakış açısıyla yazılmış olmasına rağmen karakterler arasında bol bol geçiş yapılmış. George R.R. Martin'i dili ise hem edebi hem de akıcı bir nitelik taşıyor. Çevirisi de mükemmele yakın.

Konuya giriş yapmak gerekirse; Lord Eddard (Ned) Stark Kışyarı'nın Lordu'dur. İki kızı, üç oğlu bir de piç oğlu vardır. (Piç; annesi Leydi olmayan gayrimeşru çocuklara verilen isim. Piçler babalarının soyadını alamıyorlar.) Kışyarı'na döndükleri bir günde Ned'in büyük oğlu Robb ve piçi Jon Kar annesi ölmüş altı ulu kurt yavrusu buluyorlar. Ulu kurtlar Starkların hanedan sembolleri olduğu için oldukça değerliler. Çocukların ısrarı üzerine Ned Stark kurtları çocukların himayesine vermeyi kabul ediyor. Bu arada eski ejderha kralı Targaryen'i devirdikten sonra tahta geçen Ned'in yakın arkadaşı Robert Baratheon da ani bir şekilde ziyaretlerine geliyor. Robert'in Ned'e Kral Eli olmayı teklif etmesinden ve Ned'in bunu kabul etmek zorunda kalmasından sonra Ned, küçük kızı Arya, büyük kızı Sansa ve bir sürü muhafız Kral Topraklarına doğru yolculuğa çıkıyorlar. Aslında onlarla gitmesi gereken ikinci veliaht Bran ise çatıdan düşüp bacaklarını kırdığı için Kışyarı'nda kalıyor.

Targaryenlerin son varisleri Daenerys ve Viserys Targanyen ise tahtlarını geri alma peşindeler. Daha doğrusu Viserys bu arzusuna ulaşabilmek için kızkardeşini kullanıyor ve bir Dorthrak efendisi olan Khal Drogo'yla taç karşılığında evlendiriyor.

Kitap boyunca gerçekten entrika dur durak bilmiyor. Ben ejderhaların anası Daenerys (Dany)Targanyen, Jon Kar, Robb Stark, Cüce Tyrion Lannister ve tabii ki Eddard Stark'ı çok sevdim. Birbirinden güçlü, hırslı karakterler sizi hikayeye bağlamaya yardımcı oluyor. Üstelik Martin gerçekten şaşırtacak şeyler yazıyor. Hiç beklemediğiniz anda hiç beklemediğiniz şeyler oluyor. Kısacası 800 küsür sayfalık kitap su gibi akıp gidiyor. Heyecanla takip edeceğim serilerin başında geliyor Buz ve Ateşin Şarkısı. Epik-fantaziye ara vermiş biri olarak yeniden bu türe merak sarmamı sağladı. Bana göre bu türü sevenlerin kaçırmaması gereken bir seri. Onlarca hanedan, binlerce karakter arasına kendinizi yerleştirebilirseniz içinden çıkmak istemeyeceğiniz bir keyif veriyor.

İkinci kitabı Clash of Kings yılbaşından önce yayınlanılmayı bekliyormuş. Henüz izlemediğim ve artık merakla beklediğim dizisi Game of Thrones ise dediğim gibi yeni sezonda televizyonda.

Keyifli okumalar.

Puan: 5


20 Temmuz 2011 Çarşamba

Kitap Yorumu: Forever - Maggie Stiefvater


Ve Forever da Türkçesinin çıkmasını beklemeye dayanamayıp İngilizce bitirdiğim kitaplar arasında yerini aldı. İlk defa bir kitap yorumu yazarken bu kadar hüzünlü hissediyorum. Mutluyum ama hüzünlüyüm. Beni neredeyse ağlatan ilk seri sonu kitabı Forever oldu. The Wolves of Mercy Falls serisine zorlukla veda ettim. Söylenecek çok şey var ama büyük ihtimalle çoğunu atlayacağım.

Öncelikle beni ilk kitaptan bu seriye bağlayan her ne ya da kim ise ona teşekkür ederim. Sonra da kurtlar hakkında önyargılarımı yıkıp - hatta onlar hakkında bir hikaye yazmamı sağlayan - en sevdiğim yazarlardan Maggie Stiefvater'a teşekkür ederim. Harika bir seriydi. Duyguları içimde hissettim. Biliyorum biraz kitap sonu teşekkür yazısı gibi oldu ama...

Fazla spoiler vermeden tamamlayacağım bu yorumu. Linger'ın sonunda Grace'i kurt olarak bırakmıştık. Forever'ın başında da Grace sürekli değişiyor ve Sam da mahvolmuş bir halde ne yapacağını düşünüyor. Kitabın neredeyse yarısı boyunca ikisinin bir türlü bir araya gelememesini okudum. Bu biraz yavaş okumama neden oldu. Ama bir araya geldikleri andan itibaren heyecan tavan yaptı. Kahramanlarımız bu işin içinden nasıl çıkacaklarını düşünürlerken bir de Isabel'in babasının planladığı kurt avı çıkıyor karşımıza. Av sahnelerinde kitabı gözümü kırpmadan okudum. Şimdi ne olacak diye kendi kendimi yedim bitirdim. Ve kitap bittiğinde boşluğa düşmüş gibi birkaç saniye öyle kaldı. Yazar sonunu biraz ucu açık bırakmıştı. Yeni bir spin-off veya novella için olabileceğini umut ediyorum çünkü bu seriyi her halükarda okumak isterim. Sam ve Grace'in hikayesi bitmiş olsa bile bizi yeni kurtçuklarla tanıştırır umarım Maggie. Ama onun başka kitaplar üzerinde çalıştığını da okudum. Olsun, Maggie'nin tarzını çok seviyorum. Bu serinin bitmesiyle üzülmüş olsam da "Books of Feerie" serisi ve "Scorpio Races" beni bekliyor.

Kısacası seriye yakışır bir finaldi. The Wolves of Mercy Falls serisi benim favorilerimden biri ve hep de öyle kalacak. Maggie duyguları öyle bir işliyor ki gerçekten kendine hayran bırakıyor. Sam, Grace, Cole, Isabel her bir karakterini özleyeceğim. Ama üzülmüyorum çünkü uzatılıp da tadı kaçmadı. Mutlu ve hüzünlü bir şekilde bir seriyi daha bitirdim. Beni ingilizce kitap okumaya teşvik eden, bana kurtları sevdiren, Rilke'yi tanıştıran seriyi...

Ve son olarak da sevgili Turkuvaz Kitap'a en içten sevgilerimi sunuyorum, umuyorum ki bu kitabı bir kez de Türkçe okuma keyfini bize yaşatırlar.

Forever'ın yazar tarafından hazırlanan kitap fragmanı



Sevgilerimle.
Keyifli okumalar...

Puan: 5


15 Temmuz 2011 Cuma

Kitap Yorumu: Bahar Tanrıçası - P.C. Cast



İtiraf ediyorum Gece Evi serisinin yazarı olan kadından böyle bir kitap beklemiyordum. Deniz Tanrıçası'nı okumuştum ama öyle çok da beğenmemiştim. Bir şeyler eksik gibi gelmişti. Sevememiştim. Ama Bahar Tanrıçası o kadar büyük umutlarla almamama rağmen beni tatmin etti. Saf aşk, hem de mitolojik tanrılar arasında geçen bir saf aşk ancak bu kadar güzel işlenirdi.

Konuya gelecek olursak; yaşı kırkı geçmiş, aşık olduğu bir fırının sahibi Lina'nın borçları vardır. Hem de hayatının mesleğini yapmaya devam etmesi için çabucak ödemesi gereken borçlar. Lina İtalyan olan büyükannesinin izinden giderek harika hamur işleri çıkardığı bir fırın açmıştır. Ama son zamanlardaki durgunluk onu kötü yönde etkilemiştir. Fırınını canlandırmak için mönüye daha çok yemek eklemeye karar verir. Bunun içinde dükkanının karşısındaki kitapçıya gidip İtalyan işi yemek kitapları alır.

Kitaplardan birinde bulduğu gizli pizza tarifi çok ilgisini çeker. Evinde pizzayı hazırlarken, kitap yazarının söylediği gibi bir yandan da nimetleri için Tanrıça Demeter'e dua etmektedir. Oldukça eğlenerek pizzasını hazırladıktan sonra bahçesindeki bir ağaca gider ve duanın son kısmını orada tamamlar. Bu arada Demeter de kızı Persephone'nin bir an önce olgunlaşmasını istiyordur. Bahar Tanrıçası Persephone'ye Ölüler Ülkesi'nde ihtiyaç vardır ama Demeter kızının oraya gidebilecek kadar olgunlaşmadığını düşünüyordur. Lina'nın yakarışlarını duyan Demeter Persephone'yle Lina'nın bedenlerini altı aylığına değiştirmeye karar verir. Böylece hem kızı olgunlaşacak hem de Lina'nın fırını Bahar Tanrıçası'nın gelişiyle bereketlenecektir. Bu arada Hades'in dünyasına giden olgun kadın da orayı düzene sokacaktır.

Lina'nın kendini birden Olimpos'ta, Persephone'nin genç bedeninde bulmasıyla kitap hareketleniyor. Lina Bahar Tanrıçası'nın bedeninde Ölüler Ülkesi'ne doğru gidiyor ve Yeraltı Tanrısı Hades'le karşılaşıyor. İlk başta ona çok soğuk davranan Karanlığın Tanrısı daha sonra Lina'nın ruhunun canlılığını, alemindeki güzelliklere verdiği tepkiyi gördüğünde kadına tutuluveriyor. P.C. Cast Ölüler Diyarı'nı mükemmel bir şekilde betimlemiş. Gerçekten orada olduğunuz hissini uyandırıyor, derin bir araştırma yaparak oranın her bir detayını ele almış. Beni en çok etkileyen bu oldu. Dediğim gibi bu yazardan böyle bir kitap beklemiyordum. Harika bir sürprizdi.

Çoğu kişi kitabın konu yönünden zayıf olduğunu düşünebilir. Ki daha önce okuduğum birkaç yorumda böyle yazdığını görmüştüm. Ama bence bu gerçek anlamda bir "mitolojik aşk" romanı. Bu yönüyle ele alırsak türünün en başarılarından biri. Ölüm Tanrısı olarak bildiğimiz Hades'i böyle içten ve aşık bir şekilde okumak da insanı hem şaşırtıyor hem de sevindiriyor. Kitabın sonu ise çok güzel bağlanmıştı bence. Yine de nerede olduğunu bilmediğim küçük eksikler vardı, onları da hatasız kul olmaz deyip unutuyorum.

Uzun lafın kısası, Tanrıça serisi piyasada bulunan çok az mitolojik romandan biri. Ve bence çok da iyi bir seri. Benim gibi mitoloji delilerinin kitaplığında bulunması şart. İçinde barındırdığı aşk da yüreğinize işleyecek türden. Bedenin mi yoksa ruhun mu aşık olduğunu birçok kez sorguluyor kitap. Ben çok sevdim. Tanrıça serisine tam gaz devam etme kararı aldım. Ama itiraf etmeliyim ki kadınların tercih etmesinin daha doğru olacağı bir kitap.

Sevgiler. Keyifli okumalar.

Puan: 4


13 Temmuz 2011 Çarşamba

Ne okusam, ne okusam?

Bu yaz okumayı planladığım kitaplardan seçmeler.

Karanlığın Kızı - Kelly Keaton

Mitoloji ve fantastiğin iç içe geçtiği bu yeni seri bayağı bir ilgimi çekti. Young Adult türündeki kitapların tekdüzeliğinden sıkıldığım için konunun değişikliği ve kapak tasarımı kitabı alma olasılığımı giderek artırıyor.

Tanıtımı:
Her güzelliğin altında bir parça kötülük yatar.

Ari, yalnızlık ve kaybolmuşluk duygusunun önüne geçemiyor bir türlü. Buz mavisi gözleri ve asla değiştiremediği ya da kazıyıp atamadığı gümüş renkli, uzun, gür saçlarıyla hep dikkat çekiyor. Bakıcı ailelerin yanında geçen çocukluğunun ardından, nereden geldiğini ve kim olduğunu bulma isteğine karşı gelemiyor.

Sorularına yanıt aramak için çıktığı yolculukta ona ışık tutan, uzun zaman önce ölmüş annesinden kalan bir mesaj: Kaç! Ari, birilerinin ya da bir şeylerin ona çok yaklaştığını hissediyor. Ama kimden kaçtığını ya da neyin onu takip ettiğini bilmeden kendini koruyabilmesi çok zor.

Bildiği tek bir şey var: Doğum yeri New 2’ye dönmesi gerektiği.

Kasırgaların vurduğu New Orleans’ın yeniden kurulmuş hali olan New 2’nin yönetimi dokuz ailenin elinde. Burası öyle sıradışı ki Ari’nin hiçbir farklılığı tuhaf kaçmıyor. Ama karşılaştığı her canlı –ne kadar ölümcül ve ürkütücü olursa olsun– ondan korkuyor.

Ari yanıtı bulana kadar durmayacak. Ama bazı gerçeklerin ortaya çıkması da bir o kadar korkunç ve tehlikeli...

Taht Oyunları - George R. R. Martin 

Dizisi Game of Thrones'un yayına başlamasıyla birlikte tüm dünyanın gözünü diktiği bu seri uzun bir aradan sonra Epsilon tarafından yeniden basılıyor. Daha önceki baskısında yer alan belirgin çeviri hataları göz önüne alınırsa çok da iyi yapılıyor. Ee tabii ki ben de bu seriyi okumadan geçemiyorum. Taht Oyunları epik fantastik sevenler ve "diziyi izlemeden önce kitabını okusam" diyenler için güzel bir yaz kitabı olacak. 
Tanıtımı:
Yazların on yıllar, kışların bir insan ömrü sürebildiği diyarda, dehşetli ve soğuk zamanlar yaklaşmaktadır. Kışyarı’nın kuzeyindeki buzul topraklarda, Yedi Krallık’ı koruyan Sur’un ötesinde tehditkâr doğaüstü güçler toplanmaktadır. Savaşın tam ortasında, doğdukları topraklar kadar sert, boyun eğmez Starklar vardır. Acımasız soğuğun hüküm sürdüğü kuzeyden, uzak güneydeki sıcak zevk yurduna uzanan, leydiler, lordlar, savaşçılar, büyücüler ve katillerle dolu öykü, korkunç kehanetlerin işaret ettiği bir devirde başlamaktadır. Komplo, trajedi, ihanet, zafer ve dehşet dolu olayların ortasında Starklar’ın, dostlarının ve düşmanlarının kaderi bıçak sırtındadır. Hedef, en ölümcül savaş olan taht oyununda muzaffer olmaktır.
Kırmızı - Ted Dekker
Ünlü gerilim yazarı Ted Dekker'ın eşsiz fantastik serisi Çember'in ikinci kitabı da heyecanla beklediklerim arasındaydı. Sonu oldukça heyecanlı biten Siyah'tan sonra Kırmızı'yı almak da farz oldu tabii. Serinin sıkı takipçileri yine kitabı elinden bırakamayacak gibi görünüyor ve benim için de harika bir yaz okuması olacak gibi.  
Tanıtımı: 
Kırmızı, geçmişle geleceğin ortak kaderidir.
Kırmızı, yitirilen cennetin destansı kurtuluşudur.
Kırmızı, Çemberin en kanlı halkasıdır.

Gökkuşağı ormanları büyük çapta bir yıkımın eşiğindedir.
Ölüm saçan bir virüs, dünyamızdaki teröristlerce yayılmaya başlamıştır.
Thomas Hunter'ın sabrı tükenmiştir; ölümle randevu için kalan süre üç haftadır ve bu bir olasılık değil, gerçeğin ta kendisidir.
İki dünyayı da kurtarabilecek bir çözüm yolu bulmaktan başka çıkış yolu yoktur.

 
Siyah'ın akıllara durgunluk veren temposu, Ted Dekker'ın efsane Çember serisinin ikinci kitabı Kırmızı'yla doruğa çıkıyor.
Thomas Hunter en fazla bir ay önce, garsonluk yapan başarısız bir yazarken, şimdi kendini iki dünyayı da çöküşten kurtaracak zorlu bir maceranın içinde bulmuştu. Bir dünyada, ilkel savaşçılardan oluşan bir orduya kumanda eden, savaşlarda yaralanmış bir general; diğerinde ise durdurulması mümkün olmayan bir virüsle küresel bir kaos yaratma niyetinde olan teröristleri alt etmeye çalışan bir adam.
Yıkımın eşiğinde iki dünya. Akla hayale gelmeyen bir çözüm.
Rüya ile gerçeğin çarpıştığı adrenalin yüklü bir destana hazır olun. Siyah, Kırmızı'ya dönerken artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

 Devam edecek...


23 Mayıs 2011 Pazartesi

Kitap Yorumu: Sıcak Bedenler - Isaac Marion


Bu kitabı okuduktan sonra nasıl zombilerden tiksinebilirim?


"Ölüyüm, ama bu çok kötü değil.

Alışmayı öğrendim. Kendimi doğru düzgün tanımadığım için üzgünüm, ama artık ismim yok. Benimkinin baş harfi “R” idi, ama artık sadece bunu hatırlıyorum. Komik, çünkü sağlığımda hep başka insanların isimlerini unuturdum. Arkadaşım “M”nin dediğine göre zombi olmanın ironik tarafı şu ki, her şey komik geliyor ama dudakların çürüyüp döküldüğü için gülümseyemiyorsun…"


Aslında Sıcak Bedenler'i almayı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Sonra Maggie Stiefvater'ın yorumunu gördüm. Favori yazarlarımdan birinin böyle pozitif bir yorum yapması beni önemli derecede etkiledi ve birden kendimi elimde kitapla buldum. Ve iyiki de okumuşum diyorum. Zombilerin o bilindik "insan eti yiyen çürümüş yaratık" imajını mükemmel bir şekilde yıktı ve yazarın sevgiyi kıyamet sonrası aslında ürkütücü olabilecek bir hikayeye yerleştiriş biçimi beni kendine hayran bıraktı. Sevecen vampirlerden sonra dünyanın en tatlı zombisi R'yle de bir tanışın isterseniz.

Isaac Marion'un Sıcak Bedenler'i Zombi R'nin bakış açısıyla anlatılıyor. Diğer zombilerle birlikte bir havaalanında yaşıyor R. Ve üstelik evi bir jet uçağı. Ne ismini ne de geçmişini hatırlıyor ve yaşamının oldukça boş olduğunu düşünüyor. Sürekli bunu sorgulamaktan da kendini alamıyor ama bu 'hastalık'tan bir kurtuluş yolu olduğuna inanmıyor. Amaçsızca ortalıkta gezinmeye ve acıktığında insan eti yemeye devam ediyor. İnsan eti konusunda yazarın detaylı anlatımı çoğu kişiyi rahatsız edebilir. Ama ben bunu yapış tarzına değil de arkasındaki neden ve duygulara odaklandığım için tiksinmedim. Mesela zombiler en çok beyin yemeyi seviyorlar çünkü böylece beynini yediklerini insanın geçmişine dair şeyleri kendilerininmiş gibi hissediyorlar. Zombi R de bundan bir nevi keyif alıyor. Yaşadığını ancak bu şekilde hissedebildiğini düşünüyor. 

Yine bir av sırasında Perry Kelvin adında genç bir adamı öldüren ve onun hayatını ve duygularını içinde hisseden R'yi sarsan bir şey oluyor. Genç adamın kızarkadaşı Julie'ye dair anıları onu beklenmedik bir şekilde etkiliyor ve ani bir kararla az önce onu öldürmeye kalkan  kızı oradan, ölmekten kurtarmaya karar veriyor. Julie'yi havaalanına götürüyor. R'nin bu kurtarma eylemi ve insancıl tavırları Julie'yi şaşırtıyor tabii ki. Birkaç gün boyunca kızı evinde saklayan R, bir yandan da beyninin bir parçasını cebinde sakladığı Perry'nin anılarına gidip geliyor. Böylece Perry, Julie ve diğer Sağlar hakkında bilgi sahibi oluyor. İlk defa bir şeyler hissetmeye başladığını fark eden zombimiz yavaş yavaş Julie'ye aşık oluyor. Ve üstelik konuşmasının daha düzgün olması ve hissettiği duygular bu kızla birlikte bir şeylerin değiştiğini anlamasını sağlıyor. Julie'nin diğer Sağların bulunduğu Stadyum'a geri dönmesiyle R kendini yeniden bomboş hissediyor, zombi arkadaşı M'nin de kendisi gibi değiştiğini ona göstermesiyle R, Julie'ye yeniden ulaşmaya karar veriyor.

Şiirsel bir anlatım, içinde barındırdığı harika şarkı sözleri ve tuhaf ama insanı etkileyen inandırıcı duygularıyla Sıcak Bedenler okunmayı hak ediyor. Zombileri yeniden canlandıran şeyin ne olduğunu ya da Sağların tükenmiş dünyada nasıl yeni bir hayat kurmaya çalıştıklarını kendiniz keşfedin. Bir yandan Perry'nin hissettikleriyle Sağların dünyası, diğer yandan da R'nin bakış açısıyla zombilerin dünyası bu kıyamet sonrası senaryosunda her şeyi derinden hissetmenize yardımcı oluyor.  Zombileri sevmiyorum ya da tiksindirici buluyorum diyorsanız bir de Zombi R'yle tanışın. Şimdiye kadar karşılaştığım en iyi zombi hikayesi. Bu kitabı ilk başta internette yayınlamış yetenekli yazar Isaac Marion'a ve keşfedip yayınlanmasını sağlayanlara teşekkürler. Ve sizlere de keyifli okumalar.

Bu da Doğan Kitap'ın hazırladığı Sıcak Bedenler trailerı




Puan: 5


15 Mayıs 2011 Pazar

Kitap Yorumu: Yaratık Avcısı - Rick Yancey


Yaratık Avcısı oldukça başarılı bir kitaptı. Hiç sıkılmadan okudum. Yazarı gayet yetenekli ve hayal dünyası için de ayrı bir tebriği hak ediyor. Yarattığı akla hayale sığmaz yaratıklar insanda gerçekmiş hissi uynadırıyor. Bir yandan da bu kadar detaya girebilmesi insanı ürkütüyor.

Kitabın başlangıcında ölmüş bir adamın günlüğünü keşfeden bir adamla karşılaşıyoruz. Yaşamını kaybettikten sonra bulunduğu huzurevinde geriye sadece bir günlük bırakan Will Henry'nin yazdıklarına hiçkimse inanmıyor. Ve böylece yazar günlüğü bir de bizim zevkimize sunuyor. 

Günlüğe ve 1800'lü yıllara on iki yaşındaki Will Henry'le giriş yapıyoruz. Doktor Pellinore Waltrop'un asistanlığını yapan küçük çocuk ailesini bir yıl önce çıkan bir yangında kaybetmiş. Babasının da daha önce asistanlığını yaptığı Doktor tarafından kabul edilip hem evine hem de asistanlığına alınmış. Doktor Waltrop bildiğimiz doktorlardan değil elbet. O bir yaratıkbilimci. Diğer bir deyişle Yaratık Avcısı. İnsanların adlarını duymayı bir yana bırakın, varlıklarından haberdar dahi olmadığı korkunç yaratıkları araştırıp, bulup, gerekirse avlıyor. Onunki de babadan kalma bir meslek. Aileden kalan serveti ve babasının geride bıraktığı gizli saklılıklarla birlikte Doktor oldukça tuhaf bir insana dönüşmüş. Will Henry onu duygulardan yoksun olarak görüyor. Ve meslek aşkı her şeyin önünde geliyor. Malikanesinin mahzenini laboratuvar olarak kullanan Doktor, burada yaratıkları inceleyip, organlarını ve belki de yaratığın daha tuhaf parçalarını muhafaza ediyor.

Birgün kapılarına gelen yaşlı bir mezar soyguncusunun getirdiği şeyle birlikte kitabın ilk yaratığıyla karşı karşıya geliyoruz. Yaşlı adamın getirdiği iki cesetten ilki genç bir kıza, diğeri de bir Anthropophagus'a ait. Anthropophaguslar kafası olmayan dev bir insanı andıran, ağızları karınlarında, gözleri ise omuzlarında bulunan ve insan etiyle beslenen tiksindirici yaratıklar. Genç kızın cesedine sarılı halde bulunmuş bu yaratık Doktoru çalışmaları için oldukça heyecanlandırıyor. Yaratığın her bir detayını anlatması hatta otopsisine bile geniş yer vermesi açısından kapakta da yazdığı gibi "mideniz çok hassassa okumayın." Eğer benim gibi normal bir mideye sahipseniz de o kadar da iğrenç gelmeyecektir.

Dönelim konumuza; yaratıkların izini sürmeye başlayan Doktor ve Will Henry yaşlı mezar soyguncusu Erasmus Gray'le beraber mezarlığa gidiyor ve incelemelerine burada devam ediyorlar. Burada Gray'in yaratıklardan biri tarafından acımasızca öldürülmesiyle olaylar silsilesi hareket kazanıyor. Anthropophagusların doğal yaşam alanlarının aslında çok uzaklarda olması, Amerika'ya nasıl geldikleri konusunda hem bizim hem de Doktorun aklında soru işaretleri bırakıyor. Bir yandan da kasabada meydana gelen katliamla uğraşmaya çalışıyor yaratık avcısı ve asistanı. Kitap boyunca pek çok kez korkunç yaratıklarla karşı karşıya geliyor ve heyecanlı saheneler yaşıyorlar.

Hem aksiyon, hem macera, hem polisiye, hem fantastik birazcık da gerilimin harmanlandığı bu hoş roman benim kalbim ve aklımda güzel bir yere oturdu. Tuhaf, küstah, ürkütücü diğer bir yaratık avcısı  John Kearns'de hikayeye eklenince daha da sevilir hale geliyor. Bu arada kitabın sonunda yazar ikinci kitabın sinyallerini de veriyor. Birkaç baskı ve yazım hatası dışında baskısı gayet iyi ve kapak tasarımı bence yeterince başarılı. Rick Yancey'in yeni nesil yaratıkları kalıplaşmış diğer yaratıkları unutturacak türden. Ve eminim ki ileriki kitaplarda daha çok çeşit bizi bekliyor olacak. Okuyun ve onlarla tanışın.

Keyifli okumalar...

Puan: 4


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...